user preferences

New Events

Yunanistan / Türkiye / Kıbrıs

no event posted in the last week

Anarşist Düzenin Ekonomik Yapısı

category yunanistan / türkiye / kıbrıs | anarşizmin tarihi | opinion/analysis author Sunday December 11, 2005 19:25author by Deniz KURTUL - Anarchist Communist Initiativeauthor email huzurisyanda at gmail dot com Report this post to the editors

Anarşizmin ‘yumuşak karnı’ olarak görülen ekonomik perspektifini ve önerdiği ekonomik düzeni görece ayrıntılı olarak değerlendirme çabasındaki derli toplu bir yazı. Anarşist yazından yapılan alıntıların yoğunluğu, yazının iyi bir toparlama çabası olduğunun ve geleneği kapsamlı bir şekilde yansıttığının göstergesi. Genelde anarşizm, özelde anarşizmin ekonomi anlayışı içindeki sendika/komün ve emekçilerin özyönetimi gibi temel kavramları iyi bir şekilde açıklıyor ve olası sorunların bir kaçına çözüm üretmeye çalışıyor.

Liberter sosyalist ekonominin olası yapılarını inceleyeceğiz. Yapı yerine yapılar kelimesini öne çıkarıyoruz çünkü her anarşist toplum farklı yörelerde beraber bulunan ve bu yörelerdeki halkların ne istediklerine bağlı olarak çeşitlenen ekonomik sistemlere sahip olacaktır. İspanyol anarşist Diego Abad de Santillan’ın da dediği gibi “her yereldeki komünizm, kolektivizm ya da mutualizm(karşılıkçılık)  en geçerli şartlara bağlı olmalıdır. Neden kurallar dikte edilsin ki? Biz, özgürlüğü bayrağımız kılanlar, ekonomideki özgürlüğü göz ardı edemeyiz. Bu yüzden, örgütlenme özgürlüğü olduğu gibi, deney yapmak, inisiyatif göstermek ve önerilerde bulunmak özgürlüğü de olmalıdır.” [After the Revolution, (Devrimden Sonra), sf. 97]  

Genel olarak anarşist ekonomik düşüncenin dört büyük ekolü üzerinde duracağız: Bireyci anarşizm, mutualizm(karşılıkçılık), kolektivizm ve komünizm. Hangi ekolün bireyin özgürlüğünü ve iyi bir yaşamı sağlayabileceğinin tahlilini okuyucuya bırakıyoruz. Tabi ki, başka ekonomik pratikler olabilir ancak bunların özgürlükçü oldukları söylenemez. Malatesta’nın dediği gibi: 

“Anarşizmin temel prensibini kabul ederek (bu ilke kimsenin başkalarını bağımlılık durumuna indirgemeyi ve kendisi için çalışmay a zorlamayı istememesi veya bunları yapma fırsatı bulamaması olarak açıklanabilir) özgürlüğe saygı gösteren, her bireyin üretim araçlarında ve kendi emeğinin ürününden aldığı tüm hazda eşit hakka sahip olduğunu kabul eden yaşam biçimlerinin tümü ve yalnız bu yaşam biçimleri tüm yönleriyle anarşizmle ortaklık taşırlar.” [Life and Ideas, (Yaşamı ve Fikirleri) sf. 33]  

Ek olarak, akılda bulundurulması gereken bir diğer nokta da pratikte aralarında sayısız bağlantı olduğu için ekonomik alanı, toplumsal ve politik alandan ayırmanın mümkün olmadığıdır. Gerçekten de, göreceğimiz gibi Bakunin gibi anarşist düşünürler özgür toplumun “politik” yapısının işyeri örgütlerine dayanması gerektiğini savunurken Kropotkin anarşist-komünist ekonomi ve toplum anlayışının merkezine komünü yerleştirdi. Yani, anarşist teori toplumsal ve ekonomik alanlar arasında açık ve net bir ayrım olduğunu kabul etmez (ki bu doğrudur çünkü, toplum ekonomiden ayrı ya da ondan aşağıda düşünülemez, düşünülmemelidir). Anarşist bir toplum toplumsal alanla ekonomik alanı birleştirmeyi deneyecektir. Bunu da ekonomik alanı toplumsal alana katarak ve ekonomik aktivitenin toplumsal alana geçmesinden kaynaklanan zararlı etkileri engelleyerek sağlar.  Karl Polanyi’nin iddia ettiği gibi kapitalizm “toplumun piyasaya bir ek olarak varolmasından başka bir şey değildir. Ekonomi toplumsal ilişkilere katılacağına, toplumsal ilişkiler ekonomik sistem içine katılmıştır.” [The Great Transformation,(Büyük Dönüşüm) sf. 57]  Böyle bir düzenin olumsuz etkileri karşısında, anarşizmin bunu ters çevirmeye çalışmasına şaşmamak gerek. 

Ayrıca, ekonomiyi öncelikle ele alarak, ekonomik otoritenin ya da sömürünün tüm otoriter sistemin diğer yönlerinden (örneğin, toplumsal hiyerarşiler, ataerkil değerler, ırkçılık, vb.) daha önemli olduğunu öne sürmüyoruz. Bu ifade sırasını aynı anda sadece tek bir konuyu ele almak gerektiği için takip ediyoruz. Kolaylıkla anarşinin toplumsal ya da politik yapısından başlanmayabilirdi. Bununla birlikte, Rudolf Rocker toplumsal bir devrim için ekonomik dönüşümün temel bir unsur olduğunu savunmakta haklıydı:  

“Bu yönde [örneğin: devletsiz toplum] toplumsal [bir] gelişim mevcut ekonomik düzenin temeline yönelik bir devrim olmaksızın mümkün değildir; tiranlık ve sömürü aynı ağacın meyveleridir ve ayrılmaz bir biçimde birbirlerine bağlanmışlardır.  Bireyin özgürlüğü ancak herkesin ekonomik ve toplumsal refahı  üzerine kurulursa güvence altındadır... Bireyin kişiliği, kendi ahlaki gücünün en zengin kaynaklarının köklerini bulduğu topluma dayandığı oranda  yücelir. Ancak özgür bir ortamda, bireyde kendi  eylemleri hakkında sorumluluk bilinci oluşur; ancak özgür bir ortamda toplumsal içgüdülerin en değerlisi tüm gücüyle ortaya çıkabilir: bireyin hemcinslerinin sevinç ve kederlerine karşı duyduğu yakınlık ve bunun sonucu olan, tüm toplumsal etiğin ve her tür adalet fikrinin kaynağını aldığı, karşılıklı yardımlaşmaya yönelik dürtü.” [Nationalism and Culture, (Ulusçuluk ve Kültür) s. 147-8] 

Her anarşist toplumun amacı, özgürlüğü ve dolayısıyla yaratıcı emeği mümkün olduğunca artırmak olmalıdır. Naom Chomsky’nin de dediği gibi:  

“Eğer doğruysa, ki doğruluğuna inanıyorum, insan doğasının temel bir unsuru yaratıcı emek ve yaratıcı araştırma ve baskıcı kurumların keyfi sınırlayıcı etkilerinin olmadığı bir ortamda özgür yaratıcılık ihtiyacıdır. Buradan hareketle, iyi bir toplum düzeni bu temel insan karakterinin hayat bulabilmesi için gerekli olan koşulları mümkün olduğu kadar sağlamalıdır. Bağımsız örgütlerin federatif biçimde örgütlendikleri, merkezsiz ve hem ekonomik hem de toplumsal kurumları kapsayan düzene anarko sendikalizm adını veriyorum. Bence, bu insanların alet veya makinenin dişlisi durumuna getirilmeye zorlanmadıkları, teknolojik olarak gelişmiş bir toplum için uygun bir sosyal örgütlenme biçimidir.”  

Tahmin edileceği gibi, anarşizmin özü hiyerarşik otoriteye karşı çıkmak olduğundan anarşistler mevcut ekonominin organizasyon biçimine de tamamıyla karşı çıkmaktadırlar. Bunun nedeni, ekonomik alandaki otoritenin merkezi, hiyerarşik iş yerlerinde şekillenerek üst bir sınıfa (kapitalistlere) özel mülkiyetteki üretim araçları üzerinde diktatörce bir hakimiyet sağlaması ve böylelikle halkın büyük bir çoğunluğunu emir kullarına (yani, ücretli köleler) dönüştürmesidir. Buna karşın özgürlükçü- sosyalist “ekonomi”, emekçilerin toplumsal olarak mülk edinilmiş üretim araçlarını demokratik bir biçimde kendi kendilerine yönettikleri, merkezsizleştirilmiş (desantralize edilmiş), eşitlikçi işyerlerine (“sendikalara”) dayanır. Sendika kavramıyla başlayalım.  

Özgürlükçü sosyalizmin esas ilkeleri; merkezsizleştirme (desantralizasyon), doğrudan demokrasi yoluyla kendi kendini yönetme, gönüllü birlik ve federasyondur. Bu ilkeler hem ekonomik hem de politik sistemin biçim ve işlevini belirler. Bu bölümde sadece ekonomik sistemden bahsedeceğiz. Bakunin şu paragrafta böyle bir ekonominin mükemmel bir tanımını yapıyor: “Toprak sadece onu kendi elleriyle işleyenlere aittir; yani tarım komünlerine. Sermaye ve tüm üretim araçları emekçilere aittir; yani emekçi örgütlerine. Gelecekteki politik örgütlenme emekçilerin özgür federasyonu olmalıdır.“ [Bakunin on Anarchy (Bakunin’in anarşi üzerine düşünceleri), sf. 247]  

Özgürlükçü sosyalistler için temel ekonomi kavramı emekçilerin özyönetimidir (bazen emekçi özdenetimi olarak da geçer).  Bunu güvence altına almak için zorunlu olan şudur:“kendilerini çalıştırmak isteyen patronlara, kol ve kafa emeklerini satmaya zorlanmayan emekçilerin oluşturduğu eşitlerin toplumudur. Fakat emekçiler bilgilerini ve kapasitelerini üretime, ancak herkesin mümkün olan en fazla refahının üretimi için tüm çabaları birleştirmek için yaratılmış bir organizmada aktarabilecektir, ki bu ancak bütün özgür alan birey inisiyatifine bırakıldığı takdirde mümkün olur.” [Kropotkin, Kropotkin: Selections from his Writings (Kropotkin: Yazılarından Seçmeler), sf.113-114]  

Ancak bu özyönetim kavramı dikkatli bir açıklama gerektirir, çünkü “anarşist” ve “özgürlükçü” terimleri gibi, “emekçi denetiminin(kontrol)” de anlamı kapitalistler tarafından ücretli kölelik (örneğin: kapitalist mülkiyet, güç ve tam kontrol) korunurken emekçilerin kendi işyerlerinin işletmesinde söz sahibi olmaları şeklinde çarpıtılmıştır. Böyle düzenlemelerin düzmece olduğunu söylemeye gerek yoktur, çünkü bu düzenlemeler gerçek gücü asla emekçilerin ellerine vermezler. Sonuç olarak, patronlar ve müdürler son sözü söylerler (ve böylelikle hiyerarşi devam eder) ve tabii ki kar hala iş gücünün sömürülmesiyle elde edilmeye devam eder.  

Anarşistler ‘emekçi özyönetimi’ ya da ‘emekçi denetimi’ kavramlarını kullanırken kolektif emekçi mülkiyetini kastederler, yani üretim ve dağıtımın tüm yönleriyle özyönetimi ve kontrolüdür. Bu, katılımcı demokrasiyi benimseyen hem tarım hem de sanayideki emekçi meclisleri, konseyleri ve federasyonlarıyla sağlanabilir. Bu yapılar önceden kapitalist patronlar, müdürler, idareciler ve yatırımcılar tarafından yürütülen işlevleri yerine getireceklerdir, çünkü bu aktiviteler azınlığın karı ve gücünü artırmaya yönelik ihtiyaçlar yerine, aslında üretimsel aktivite ile ilgilidirler. Bu, işyeri meclisleri halkın mali kurumları ya da sendika federasyonlarıyla tamamlanırlar. Bunlar önceden kapitalist patronların, idarecilerin ve yatırımcıların çıkarına işleyen; yatırım paralarının ya da kaynakların dağıtımı işlevlerini üstlenir.  

Bu, anarşist bir toplumun “emekçilerin mülkiyetindeki” üretim araçlarına dayandığı anlamına gelir.  

“İşçilerin mülkiyeti” en dar anlamıyla bağımsız firmaların, çalışanlarının mülkiyetinde olması demektir. Böyle firmalarda, artık artı-değer (kar) ya kooperatifin tüm tam zamanlı üyeleri arasında eşit bir biçimde paylaşılır ya da emekçi başına bir oy prensibinin uygulandığı demokratik oylamalar sonucunda yapılan her bir iş tipine belirli yüzdelerin belirlenerek, yapılan işin tipi temelinde eşit olmayan bir biçimde paylaşılır. Ancak bunun gibi sınırlı bir emekçi mülkiyeti birçok anarşist tarafından reddedilir. Toplumsal anarşistler bunun sağ sapma olduğunu düşünürler ve asıl amacın tüm yaşamsal araçların toplumsal mülkiyeti olduğunu savunurlar.Bunun sebebi, firmaların yalnızca çalışanları tarafından mülk edinilmesinin (aynı modern kooperatiflerde olduğu gibi) getirdiği kısıtlamalardır.  

Bu tip emekçi kooperatifleri emekçilerin sermaye tarafından sömürülmesi ve baskılanmasını engeller, çünkü emekçiler maaşlı olarak işe alınmazlar bunun yerine firmanın ortakları olurlar. Bu emekçilerin hem kendi emeklerinin ürününü (böylelikle ürettikleri artı değer ayrıcalıklı bir üst sınıf tarafından alınmaz) hem de iş sürecinin kendisini kontrol ettikleri anlamına gelir (ve böylelikle özgürlüklerini başkalarına satmazlar). Ancak bu, her tür ekonomik otorite ve sömürünün emekçi mülkiyetinin sadece bağımsız firmalarla sınırlandırılarak yok edilebileceği anlamına gelmez. Aslında bir çok toplumsal anarşist, bu tip bir sistemin, emekçi mülkiyetindeki firmaların kolektif “kapitalistler” olarak gerçek kapitalistler gibi piyasada birbirleriyle vahşice rekabet ettikleri bir tür “küçük burjuva kooperativizmine” dönüşecek biçimde dejenere olacağına inanır. Bu, aynı zamanda piyasa güçlerinin, emekçilerin piyasada ayakta kalabilmek için akıl dışı kararlar (hem toplumsal hem de kişisel açıdan) almalarını sağlar.  

Bireyci anarşistlere göre, bu “akılcılığın akıl dışılığı”  serbest piyasa için ödenmesi gereken bir bedeldir ve bu problemi aşmaya çalışan her deneme özgürlüğün karşısına sayısız tehlike çıkarır. Toplumsal anarşistler bu fikre karşı çıkarlar. İşyerleri arasındaki ortaklığın (kooperasyonun) özgürlüğü azaltmaktansa artırdığını düşünürler. Toplumsal anarşistlerin çözüm önerisi şudur: başlıca üretim ve dağıtım araçlarının toplum çapına yayılan, anarşizmin gönüllü federasyon ilkesine dayalı iki aşamalı konfederal yapılar ya da eşgüdümlü konseyler yoluyla mülkiyeti: İlk aşama belirli bir endüstri alanındaki firmalar arasında ve ikincisi ise toplum çapında tüm endüstri alanları, tarım sendikaları ve halkın mali kurumları arasındadır. Berkman’ın da dediği gibi:  

“Fiili kullanım [anarşist komünizmde] her hangi bir nesne üzerinde hak iddia etmenin tek temelidir, ki bu mülkiyete (ownership) değil sahipliğe (possession) işaret eder. Örneğin madenler üzerindeki yetkili kurum madencilerin örgütü olmalıdır, ama mülkiyetin sahibi değil işletme birimi olarak.  Benzer biçimde demiryolu birlikleri demiryollarını işletir, v.b. Toplumun çıkarı doğrultusunda kooperatif biçimde yönetilen kolektif sahiplenme (possession), kar için bireysel biçimde işletilen özel mülkiyetin yerini alacak.” [ABC of Anarchism  (Anarşizmin ABC’si), sf. 69]  

Birçok anarko-sendikalist için bu yapı yeterli görülse de çoğu anarko-komünist ekonomik federasyonun toplumun tümüne karşı sorumlu tutulması gerektiğini düşünür(örneğin, ekonomi komünalleştirilmelidir). Bu hem toplumdaki herkesin emekçi olmamasından (örneğin, çocuklar, yaşlılar ve zayıflar) hem de herkesin bir sendikaya üye olamayacağından (örneğin, serbest çalışanlar) kaynaklanır, ama onlar da ekonomik kararların sonuçlarıyla yaşayacaklarına göre neler olacağında söyleyecek sözlerinin olması gerekir. Diğer bir deyişle, anarko-komünizmde emekçiler kendi iş ve işyerleriyle ilgili günlük kararları alırken bu kararların arkasındaki sosyal kriterler herkes tarafından belirlenir.  

Bu tip bir ekonomik sistemde emekçi meclisleri ve konseyleri odak noktasındadırlar, kendi işyerleri içim politika üretirler ve herkesin karar alma mekanizmasına katıldığı tüm işgücünün genel toplantıları aracılığıyla endüstri ölçeğinde ve ekonomi ölçeğinde meseleleri tartışırlar. Konseylerde oylama doğrudandır, daha büyük konfederal yapılarda ise oylama geçici, ücretsiz, vekaleten bulunan ve gerektiğinde derhal geri çağırılabilen delegeler aracılığıyla yürütülür. Bu kişilerin vekillikleri bittiğinde sıradan emekçi statülerine geri döneceklerdir.  

“Vekillik” burada emekçi meclislerinden ve konseylerinden delegelerin konfederasyonun her seviyesinde, çeşitli meselelerle ilgilenmek üzere, onları seçen emekçiler tarafından daha üst düzeydeki konfederal yapılara gönderilmesi anlamındadır. Delegelere mecburi olarak bağlı kalacakları vekalet  (bağlayıcı talimatlar) verilir. Bu onlara hareket ederken içinde kalacakları bir politikalar çerçevesi verir. Geri çağrılabilirler ve onlara verilen vekaleti yerine getirmekte başarısız oldukları gerekçesiyle kararları her an iptal edilebilir (anarşist teoride 1848’ten beri yetki verilmiş delegeler fikri savunulmaktadır. Proudhon o tarihte  “insanların egemenliklerini devretmemelerini, evrensel oy hakkının” garanti altına aldığını savunmuştur [No Gods, No Masters (Ne Tanrı, Ne Efendi), cilt 1, sf.63]. Bahsettiğimiz bu ‘delegelerine vekalet verme hakkı’ ve onları ‘geri çağırabilme hakkı’ sayesinde emekçi konseyleri, ekonominin üst düzey konfederal eşgüdümü (koordinasyon) ile ilgili tüm politikaların kaynağı ve nihai otoritesi olacaklardır.  

Toplumun tümüne yayılan bu tip bir ekonomik federasyon açıkça merkezi bir devlet kurumu (aynı ulusal ve devlet mülkiyetindeki sanayi gibi) ile aynı şey değildir. Emma Goldman’ın da savunduğu gibi toplumsallaştırma ve ulusallaştırma arasında açık bir fark vardır. “Komünizmin ilk şartı toprağın, üretim makinelerinin ve dağıtımın toplumsallaştırılmasıdır. Toplumsallaştırılmış toprak ve makineler, üzerine yerleşilmek ve bireyler veya gruplar tarafından kendi ihtiyaçları doğrultusunda kullanılmak üzere halka aittir.” der. Diğer taraftan ulusallaştırma bir kaynağın “devlete ait olduğu; yani hükümetin kontrolünde olduğu ve onun istek ve görüşleri doğrultusunda kullanılacağı” anlamındadır. Şunu vurgular: “bir şey toplumsallaştırıldığında her bireyin ona erişim hakkı olur ve onu hiç kimsenin müdahalesi olmaksızın kullanabilir.” Devlet mülk sahibi olduğunda ise, “böyle bir durum devlet kapitalizmi olarak adlandırılabilir, bunun herhangi bir anlamda komünist olarak görmek gerçekdışı olacaktır.” [Red Emma Speaks (Kızıl Emma Söylüyor), sf. 360-361]  

Açıkça, anarşist bir toplum özgür erişime (access) ve bir kaynağın onu kullananlar tarafından kontrol edilmesine dayanır. Bu toplum katılımcı demokrasiyi benimseyen (örneğin, özyönetim), merkezsizleştirilmiş (desantralize) bir örgütlenmedir, öyle ki üyeleri her an ayrılabilirler ve inisiyatif ve güç tabandan (grassroots level) doğar ve ona geri döner. Anarşistler devlet mülkiyetinin, kapitalizmin sonu olduğunu savunan basit ve tuhaf leninist  görüşü reddederler. Bir kaynağın kullanıcıları onu idare ediyorlar mı? Eğer öyleyse gerçek (örneğin, özgürlükçü) bir sosyalist toplumda söz edebiliriz. Eğer öyle değilse bir tür sınıflı toplum olacaktır (örneğin Sovyetler Birliğinde kapitalist sınıfın yerini devlet aldı ama emekçiler hala emekleri ve emeklerinin ürünü üzerinde resmi olarak kontrol sahibi değillerdi).  

Toplumsal anarşizmi benimsemiş bir toplum; özgür birliği, federalizmi ve özyönetimi komünalleşmiş (ortaklaştırılmış) mülkiyetle birleştirir. Özgür emek onun temelini oluşturur ve toplumsallaştırma özgür emeği bütünler ve korur.  

Nasıl bir anarşi istediklerine bağlı olmaksızın, anarşistler merkezsizleştirmenin (desantralizasyon), özgür anlaşmanın ve özgür birliğin önemi üzerinde hem fikirdirler. Kropotkin’in anarşinin nasıl olması gerektiği hakkındaki özeti anarşistlerin nasıl bir toplum istedikleri üzerine mükemmel bir fikir verir:  

“Böyle bir toplumda ahenk, hukuka teslim olarak veya herhangi bir otoriteye itaat ederek değil, üretim ve tüketimi örgütlemek ve aynı zamanda uygar insanın sonsuz çeşitlilikteki ihtiyaç ve amaçlarını karşılamak için özgürce oluşturulmuş (bölgesel ya da mesleki) çeşitli grupların özgür sözleşmeleri yoluyla sağlanır.”

“Bu çizgide gelişen bir toplumda gönüllü birlikler, sayısız çeşitlilikteki, farklı büyüklük ve derecedeki (yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası) grup ve federasyondan oluşan geçici ya da az çok kalıcı bir ağı meydana getirir. Bunların amacı üretimi, tüketim ve değişimi, iletişimi, sağlığı, eğitimi, karşılıklı güvenliği, bölgesel savunmayı ve benzeri işleri düzenlemek, ayrıca sürekli artan bilimsel, sanatsal, edebi ve sosyal ihtiyaçların tatmini sağlamaktır...  

“Dahası, böyle bir toplum değişmez olan bir şey değildir. Genel olarak organik yaşamda görüldüğü gibi, ahenk (iddia edilir ki) çok sayıdaki güç ve etki arasındaki dengenin sürekli olarak değişen ayarlanma ve tekrar ayarlanmasının bir sonucudur. Bu ayarlama, hiçbir güç devlet tarafından özel olarak desteklenmezse daha kolay sağlanacaktır.” [Kropotkin’s Revolutionary Pamphlets (Kropotkin’in Devrimci Broşürleri), sf. 284] 

Eğer bu tür bir sistem ütopik görünüyorsa, bilinmesi gerekir ki 1936 İspanya Devrimi sırasında organize edilmiş olan kolektivist ekonomide uygulandı ve başarılı bir biçimde işledi.  Ve bu başarının, sürmekte olan iç savaşın olduğu kadar, acımasız cumhuriyetçilerin, Stalinistlerin ve faşistlerin bu ekonomiyi yıkmak için yarattıkları büyük engellere rağmen yakalandığı hatırlatılmalı. [mükemmel bir başlangıç için Sam Dolgoff’un The Anarchist Collectives: Workers’ Self-management in the Spanish Revolution, 1936-1939 (Anarşist Kolektifler: İspanya Devriminde Emekçilerin Özyönetimi, 1936-1939) isimli kitabına bakabilirsiniz].

Anarşinin eylemde gerçeklik kazanmasının bu ve bunun gibi örnekleri bir yana özgürlükçü sosyalist ekonomik sistemlerin yazınsal olarak betimlenmiş başka örnekleri de vardır. Hepsi emekçi özyönetiminin, ortaklığın (ç.n. kooperasyon) ve benzerlerinin burada tartıştığımız ortak özelliklerini paylaşır. Bu metinlerden bazıları: Syndicalism (Sendikalizm), Tom Brown; The Program of Anarcho-Syndicalism (Anarko-Sendikalizmin Programı), G.P. Maximoff; Guild Socialism Restated, G.D.H. Cole; After the Revolution (Devrimden Sonra), Diago Abad de Santillan; Anarchist Economics and Principles of Libertarian Economy (Anarşist Ekonomi ve özgürlükçü Ekonominin İlkeleri), Abraham Guillen; Workers Councils and the Economics of a Self-Managed Society (Emekçi Konseyleri ve Özyönetimli Toplumun Ekonomisi) Cornelius Castoriadis. 

Kurgusal yapıtlardan bazıları da William Morris’in News from Nowhere (Hiçbir Yerden Haberler)’i, Ursula K. Leguin’in Dispossessed (Mülksüzleri)’i, Marge Piercy’nin Women on the Edge of Time (Zamanın Kıyısındaki Kadınlar)’ı, Steve Cullen’in The Last Capitalist (Son Kapitalist)’i olarak sıralanabilir.  

1-“Sendika” nedir? 

Bu terimi  (sıkça, “üretim kooperatifi” ya da kısaca “kooperatif”, bazen “kolektif”, “üretici komünü”, “üreticiler birliği”, “lonca fabrika” ya da “lonca işyeri” olarak da adlandırılır) kullanırken, “sendika” dan kastımız demokratik bir biçimde kendi kendini yöneten üretici girişimlerdir ve bunların üretici değerleri ya kendi emekçilerine ya da toplumun tümüne aittir. “Tarlalarda, fabrikalarda, madenlerde çalışan kadın ve erkeklerin oluşturduğu birliklerin kendileri üretimin yöneticisidirler.”anarşistlerin amaçladığı durumu açıklamak için faydalı bir sosyal terimdir. [Peter Kropotkin, Evolution and Environment (Evrim ve Çevre), sf. 78]  

Sendikalara katılmak istemeyen bireylerin kendi kendilerine çalışma olanağı bulacaklarını eklemek de önemlidir. Özgürlükçü sosyalizmin herhangi bir türünde “zorla kollektifleştirme” yoktur, çünkü baskı altında tutulan halk anarşizmin temel ilkeleriyle uyuşmaz. Bağımsız çalışmak isteyenler ihtiyaç duydukları üretici değerlere erişme hakkına sahiptirler, tabii kendileri ve ailelerinin kullanabileceğinden fazla değeri tekelleştirmeyeceklerini ve başkalarını maaşla işe almayacaklarını kabul ediyoruz.  

Bir çok yönüyle bir sendika kapitalizmdeki bir kooperatife benzer. Gerçekten de Bakunin anarşistlerin “kooperatifin gelecekteki sosyal organizasyonun bilim ve emeğin her dalında ağır basan biçimi olacağını düşündüklerini” söyler. [Basic Bakunin (Temel Bakunin), sf. 153] Bu nedenle, kapitalist piyasada az sayıda çalışan kooperatif örneği olsa da, bunlarda özgürlükçü sosyalist ekonominin temel özellikleri görünebilir. Temel ekonomik unsur olan işyeri, kendi birleşmiş emeklerini iş birliği yaparak organize eden bireylerin özgür bir birliği olacaktır. Tekrar Bakunin’den alıntı yaparsak: “sadece birleşmiş emek, yani karşılıklılık ve işbirliği ilkeleri çerçevesinde örgütlenmiş emek,  uygar toplumu sürdürme görevini yerine getirmek için yetkindir.” [The Political Philosophy of Bakunin (Bakunin’in Politik Felsefesi), sf. 341]  

“İşbirliği” bu bağlamda kendi birlikleri ile ilgili idare kararlarının “bir üye, bir oy” ilkesine dayandığı ve “yöneticilerin” ve diğer yönetici personelin işyerinin tümü tarafından seçildiği ve onlara sorumluluk verildiği anlamına gelir. İşyeri özyönetimi bir çok kapitalizm savunucusunun dediği gibi bilgi ve yeteneğin gözardı edileceği ve tüm kararların herkes tarafından verileceği anlamına gelmez. Bu açıkça yanlış bir düşüncedir, çünkü örneğin mühendisler kendi işleri hakkında mühendis olmayanlara kıyasla daha büyük bir bilgi ve algılamaya sahiptirler ve emekçi özyönetiminde işlerini doğrudan kendileri kontrol edeceklerdir. G.D.H. Cole’un da dediği gibi:  

“bu lonca demokrasisinin neye dayandığını ve tek bir lonca içindeki farklı emekçi sınıflar arasındaki ilişkilere dair yaklaşımını açıkça anlamalıyız. Bir lonca, ortak bir iş doğrultusunda kafa ve kol emeğini kullanan tüm emekçileri kapsadığından, üyeleri arasında işlev, teknik kabiliyet ve yönetimsel otorite konularında geniş farklılıklar olacağı açıktır.  

Ne bir bütün olarak lonca ne de lonca tarafından işletilen fabrika tüm kararları kitlesel oylama  yoluyla alabilir. Lonca demokrasisi de her üyenin tüm meselelerde tek ve sadece tek oy olarak sayılması anlamına gelemez. Az sayıda uzmanın anladığı teknik bir mesele hakkındaki kitlesel oylamada açıkça bir mantıksızlık olacaktır. Teknik unsur göz önünde bulundurulmasa da sürekli kitlesel oylamalarla yönetilen bir fabrika ne etkin ne de çalışmak için güzel bir yer olabilir. Loncalarda bilgi sahibi olduklarından dolayı  özel mevkilerde bulunan teknisyenler ve kişisel niteliklerinden ve yeteneklerinden dolayı özel yetkilere sahip yöneticiler olacaktır.”  [G.D.H. Cole, Guild Socialism Restated, sf. 50-51]

Karar almanın bir bölümünün bu anlamda delegelere devri, zaman zaman bir sendikanın hiyerarşinin başka bir biçimi olup olmadığının sorulmasına yol açar. Cevap hiyerarşik olmayacağıdır, çünkü tüm emekçilere açık emekçi meclisleri ve (onların) konseyleri ne tür bir karar almayı delegelere devredeceğine karar verecek ve böylelikle mutlak gücün kitle tabanına dayanacağını garantileyecektir. Dahası, iktidar (power) delegelere teslim edilmeyecektir. Malatesta açıkça yönetimle ilgili kararlar ile politika ile ilgili kararlar arasındaki farkı belirtir:  

“Tabi ki her büyük kolektif girişiminde, iş bölümü, teknik idare, yönetim, v.b. gereklidir. Fakat otoriterler kelimelerle beceriksizce oynayarak, son derece gerçek bir ihtiyaç olan işin (emeğin) örgütlenmesi ihtiyacını kullanıp, devlet (government) için bir raison d’etre (varolma sebebi ç.n.) yaratırlar (devletin meşru ve gerekli olduğunu iddia ederler ç.n.). Tekrar etmek gerekirse, devlet kanunlar yapmak ve halkı bu kanunlara itaat etmeye yükümlü kılmak hakkına ve araçlarına sahip olan ya da bunları ele geçirmiş olan bireyler toplamıdır. Yönetici, mühendis, v.b. aslında belirli bir görevi yerine getirme sorumluluğunu almış ya da onlara bu sorumluk verilmiş olan insanlardır. Devlet (government) yetkinin devri anlamına gelir, yani inisiyatiften feragat etme ve herşeyin egemenliğinin azınlığın eline verilmesidir; idare (administration) ise işin devridir yani hizmetlerin (işlerin) özgür sözleşmeye dayanan özgür değişimidir... Devletin işlevi, idarenin işleviyle karıştırılmamalıdır, çünkü özünde farklıdırlar ve bugün karıştırılıyorlarsa bunun nedeni ekonomik ve politik ayrıcalıklar yüzündendir.” [Anarchy (Anarşi), sf. 39-40]  

İktidarın (power) işyeri meclisinin ellerinde kaldığı kabul edilirse, her kolektif iş için gerekli olan organizasyonun devletle eş tutulamayacağı açıktır. Ayrıca, unutulmaması gerekir ki yönetici personel meclis tarafından seçilmiştir ve meclise karşı sorumludur. Eğer, örneğin devredilmiş karar alma eyleminin bir örneği kötüye kullanılırsa, bu karar tüm işgücü tarafından durdurulabilir. Bu tabana (grassroots) dayanan kontrol nedeniyle, bir iktidar (power) kaynağına dönüşebilecek (ve dolayısıyla emekçilerin yaşamlarını ciddi bir biçimde etkileme potansiyeline sahip) her önemli türden karar alma eyleminin, delegelere devrindense emekçi meclisleri tarafından gerçekleştirilmesini tercih etmek için bir çok neden vardır. Örneğin, kapitalizmde otoriter bir tarzda kullanılan iktidarlar (power), yani işe alma ya da işten çıkartma, yeni üretim yöntem ve teknolojilerini kullanma, üretim hatlarını değiştirme, üretim tesislerinin yerlerini değiştirme, üretim aktivitesinin doğasını, hızını ve ritmini belirlemek v.b. gibileri, birleşmiş üreticilerin ellerinde bulunacaktır ve kimseye devredilmeyecektir.  

Yeni sendikalar topluluklardaki bireylerin inisiyatifine dayanarak oluşturulacaklardır. Bu mevcut bir sendikadaki üretimi genişletmek isteyen emekçilerin inisiyatifi ya da mevcut sendikaların hayatın belli bir alanında yeterlilik göstermediğini gören yerel topluluğun mensuplarının inisiyatifi olacaktır. Her iki yolla sendika faydalı mal ve hizmet üreten gönüllü bir birlik olacak ve gerektiğinde ortaya çıkıp gerekmediğinde ortadan kalkacaktır. Bu nedenle, anarşist bir toplumda bireyler kendi ihtiyaçlarını karşılamak için özgür bir biçimde birlikler oluşturdukça sendikalar, hem yerel hem de konfederal inisiyatifler yoluyla kendiliğinden oluşacak ve gelişecektir.  

Peki sendikaya nasıl girilecek? Cole’un kelimeleriyle, emekçi sendikaları “herkesin (erkek ya da kadın) girebilecekleri açık birliklerdir” fakat “bu tabi ki kimsenin kendi istediği loncaya koşulsuz girme hakkı olacağı anlamına gelmez.” [a.g.e. sf. 75] Bu (örneğin) eğitim yeterliliği olacağı ve açıkça “kimsenin (kadın ya da erkek) eğer işte taze kana ihtiyaçları yoksa loncaya [yani, sendika] giremeyeceği açıktır. Emekçi hür seçimini yapacaktır, ancak var olan açık yerlerden birini seçebilecektir.” [aynı yerde.] Besbelli her toplumda olduğu gibi, bir birey ilgi duyduğu işi sürdüremeyebilir (her ne kadar, anarşist bir toplumun doğası gereği bu işi hobi olarak yapacak boş vakte sahip olsa da). Bununla beraber anarşist bir toplumun adil bir iş dağıtımını garanti edeceğini ve eğer bir mevki çok popülerse ona yönelik iş paylaşımını ayarlamaya çalışacağını düşünebiliriz.  

Tabi ki bir sendika ya da loncanın alttan alta gelişen gizli bir güdüyle, kendisine girişi (katılımı) kısıtlama tehlikesi vardır. Gizli amaç tabi ki tekelci gücün toplumdaki diğer gruplara karşı biçimde kullanılmasıdır. Fakat anarşist bir toplumda bireyler kendi sendikalarını kurabileceklerdir ve bu da bu tür bir girişi kısıtlama eyleminin hedefinden sapmasını garantiler. Dahası, mutualist (karşılıkçı) olmayan anarşist bir sistemde sendikalar konfederasyonun bir parçasıdırlar. Sendikalar arası kongrenin amacı, sendikalarda üyelik ve istihdamın toplumsal olmayan bir şekilde yapılmamasını sağlamaktır. Eğer bir kişi ya da grup kendilerinin bir sendikadan adaletsiz bir biçimde dışlandıklarını hissediyorlarsa, kongrede bu vaka hakkında bir inceleme yapılacaktır. Bu yolla girişi sınırlandırmaya çalışan tüm girişimler azaltılmış olacaktır (ilkin böyle durumların meydana geldiğini kabul edersek). Ve tabi ki, bireyler yeni sendikalar kurmakta  

2-Emekçilerin öz-yönetimi nedir?

Basit bir ifadeyle, emekçilerin öz-yönetimini (bazen -emekçilerin denetimi- olarak da adlandırılmaktadır) belli bir hüküm ya da karardan etkilenen tüm emekçilerin, “bir emekçi, bir oy” ilkesi çerçevesinde, söz konusu kararın alınma sürecinde eşit söz hakkına sahip olabilmelerini ifade etmektedir. Yani, “emekçiler sanayinin gerçek yöneticileri olmalıdırlar.” [Peter Kropotkin, Fields, Factories and Workshops Tomorrow, (Geleceğin Tarlaları Fabrikaları ve Atölyeleri).sf. 157] Fakat, daha önce de vurguladığımız gibi, “emekçilerin denetimi” tanımı günümüzde egemen elit sınıf tarafından da sahiplenilen bir ifadedir ve bu ifadeyi kullanırken dikkatli olmamız gerekmektedir. Bu tanım birçok sosyolog, sanayi yöneticileri ve sosyal-demokrat sendika liderleri arasında popüler olmaya başlamıştır ve (bu tanımı ilk olarak ortaya çıkaran) anarşistlerin kastettiği maksattan tamamen farklı bir anlamı üstlenmektedir.  

“Emekçilerin denetimi”, kapitalistlerin elinde “katılım”, “ demokratikleşme”, “ortak irade”, “uzlaşma”, “yetkilendirme”, “Japon tipi yönetim” vb. terimlerine gönderme yapmaktadır. Sam Dolgoff’ın da belirttiği gibi “gelişmiş sanayi kapitalizmdeki iş yerinin sıkıntı ve yabancılaşma sorunlarını çözmeye çalışanlar için “emekçilerin denetimi”  umut verici bir çözüm  yolu olarak görülür...böylesi bir çözümde emekçilere tanınan şey; çok kısmı bir etki gücü,  karar alma yetkisinde kesinlikle kısıtlı bir alan ve işyeri koşullarının denetiminde ikincil olan edilgen bir sestir. “Emekçilerin denetimi”, kapitalistlerin dayattığı, sınırları koyulmuş biçimiyle, emekçilerin ekonomik olmayan taleplerine karşı bir cevap olarak elde tutulur. [“Workers’ Control(Emekçi özdenetimi)”  The Anarchist Collectives (Anarşist Kolektifler) , sf. 81]

Yeni yönetimsel (idari) bir heves olan “kalite çemberi” –ki bu kalite çemberi toplantılarında emekçiler şirket ürünlerinin nasıl geliştirebileceği ve verimliliğin nasıl artırabileceği gibi konular üzerinde kendi fikirlerini sunmaya teşvik edilmektedir-, kapitalistlerin “emekçilerin denetimi” üzerinden neyi tasavvur ettiğini bize gösteren iyi bir örnektir.  

Fakat, hangi ürünlerin üretileceği, nerede üretileceği ve özellikle satışlardan elde edilen gelirlerin işyeri ve yatırım çevrelerinde nasıl bölüştürülmesi gerektiği gibi sorular karşısında , kapitalistler ve yöneticiler emekçileri yok saymaktadırlar. Daha çok, “demokratikleşme” , “yetkilendirme” ve “katılım”! Gerçekte, kapitalist anlamda “emekçilerin denetimi”, emekçileri, kendilerinin sömürülmesine, işbirlikçi ve suç ortağı kılma adına sinsice girişilen bir hamledir..  

Bundan dolayı, biz “emekçilerin öz-yönetimi” tanımını kullanmayı tercih ediyoruz. Bu kavram, emekçilerin gücünün federasyon ve kolektiviteleştirme üzeriden harekete geçeceğini belirtir. “Öz-yönetim, bu anlamda, emekçiler ve onların kapitalist patronları arasındaki yeni bir arabuluculuk biçimi değil, fakat onun yerine, emekçilerin yöneticilerini devirme ve kendi öz yönetimlerini ve işyerlerindeki üretimin koşullarının yönetimini elde etmesi gibi bir sürecin altını çizmektedir. Öz yönetim, tüm emekçilerin örgütlenmesi anlamına gelir… yani özyönetim eskiden yönetici ve sermayedarlar  tarafından  alınan tüm kararların emekçilerin konseyi veya fabrika kurullarında (veya tarım  sendikalarında) alınmasıdır” [Dolgoff, a.g.e., sf. 81]. Böylelikle, “özel mülkiyetten kolektif mülkiyete geçişi”  ifade ediyordu, ki bunun anlamı “emekçi topluluğunda bulunan tüm  üyelerin arasında yeni bir ilişkinin” yaratılmasıydı [Abel Paz, The Spanish Civil War (İspanya İç Savaşı), sf. 55]. Öz-yönetim işyerlerindeki hiyerarşinin ve tüm otoriter sosyal ilişkilerin sonu anlamına gelir ve serbest sözleşme, kolektif karar alma, doğrudan demokrasi, sosyal eşitlik ve sosyal ilişkilerin özgürleşmesi ile yer değiştirmesidir.  

Bu nedenle, emekçinin öz yönetimi, bütün sanayi ve tarım sendikalarında düzenli olarak gerçekleştirilen tüm işgücünün bir araya geldiği toplantılar temelinde şekillenir. Bu toplantılar işyerine ve diğer sendikalarla olan ilişkilere dair politikaların esas kaynağıdır ve bu politikalar üzerindeki nihai karar alma yetkisine sahiptir. Bu toplantılar, bu meclislerin almış olduğu kararları uygulamakla ve günlük yönetimle ilgili beklenmedik bazı kararların alınmasıyla görevlendirilmiş işyeri konseylerini seçer. Bu konseyler işgücüne karşı doğrudan sorumludur ve üyeleri yeniden seçilebilir veya her an azledilebilir. Bu olası bir şekilde şöyle de yapılabilir: Yönetimsel (idari) pozisyonların tekelleşmemesini sağlamak için bu konseylerin üyeleri sendikanın bütün üyeleri arasından rotasyonla belirlenir. Bununla birlikte gerektiği durumlarda daha küçük konsey ve meclisler, birimler ve çalışma grupları olarak da örgütlenebilir.

Bu yolla emekçiler, özgür ve eşit bireyler olarak kendi kolektif ilişkilerini yönetecekler ve kendilerinin üzerinde bir otoriteye bağlı kalmaksızın hep beraber ortak çalışabilmek için  aralarında ilişkiye geçebilecekler. Emekçiler kolektif kararlarını kendi kontrolleri ve iktidarları altında alacaklardır. Bunun anlamı şudur: Özyönetim  “herkese özgürlüğünü tam bir şekilde yaşama imkanı veren, kimsenin başkalarının üzerinde yükselmesine izin vermeyen bir örgütlenmedir. Kişinin sahip olduğu entellektüel ve ahlaki niteliklere dayanmak dışında başkalarını etkileme yollarını tıkar. Böylelikle bu etkileme biçimi asla etkin kişinin bir hakkı haline gelmez ve bu etki biçimine hiç bir politik kurumsallık verilmez.” [The Political Philosophy of Bakunin, p. 271]). Kişi sadece ve sadece, çalışma arkadaşlarını fikirlerinin sağlamlığı konusunda ikna ederek bu fikirleri sendikanın  kararlaştırılmış planı haline getirebilir. Hiç kimse sürdürdüğü görev ya da yaptığı işe dayanarak kendi fikirlerini empoze edecek pozisyonda olamaz.  

Yönetimle ilgili bütün  görevlerde ve kararlarda seçilmiş bireyler görevlendirilecektir ve böylece özgür emekçiler ve üyeler, önemsiz ayrıntılardan çok, önemli faaliyetler ve kararlar üzerinde yoğunlaşacaktır. Bakunin’in ortaya koyduğu gibi: “İdari iş de üretimde kol gücü kadar gerekli değil midir? Elbette, etkili ve akıllı  bir yönetim olmadan üretim tamamen durmasa bile oldukça kötü bir yara alırdı. Fakat temel adalet ve verimlilik açılarından bakıldığında bile, üretimin idaresi tek bir ya da birkaç kişinin elinde tekelleştirilemez. Ve idareciler hiçbir surette daha fazla ücret alamazlar. Kooperatif emekçi örgütleri de göstermiştir ki emekçiler  kendi mevkilerinden yöneticiler seçerek ve aynı ücreti alarak endüstriyi etkili bir şekilde kontrol edip işletebilirler. ” Tekelci yönetim, üretimin verimini arttırmaktan ziyade aksine sadece kapitalistlerin ve yöneticilerin ayrıcalıklarını ve gücünü arttırır. [Bakunin on Anarchism (Bakunin’in anarşi üzerine düşünceleri), sf. 424]  

Önemli olan şey, neyin önemli ya da önemsiz kabul edildiğidir; politika ya da idare,  kararlardan etkilenen insanlara dayanır ve onların daimi onaylarına tabidir. Anarşistler doğrudan demokrasi fetişizmi yapmazlar ve insanların yaşamlarında toplantılardan ve oy kullanmaktan daha önemli şeylerin olduğunun farkındadırlar. Özyönetimde emekçi meclisleri kilit rol oynarken, bu bütün kararların odak noktası oldukları anlamına gelmiyor. Buraları daha çok önemli politik kararların alındığı ve yönetimsel (idari) kararların onaylandığı veya reddedildiği bir yerdir. Söylemeye gerek yoktur ki kendi meclislerinde önemli konularda emekçilerin kendileri karar vereceklerdir.  

Toplumun özyönetiminde olduğu gibi işyeri özyönetimi de uzmanlaşmış bilginin ihmal edileceği (gerektiği yerde anlamlı olabilir) veya dikkate alınmayacağı anlamına gelmiyor. Hatta bunun tam tersi anlamına geliyor. Uzmanlar (işin bir bölümüyle ilgilenen ve bu konuda kapsamlı bilgiye sahip olan işçi) diğer emekçiler gibi işyerleri meclislerinin bir parçasıdır. Uzmanlar herhangi birinin dinlendiği gibi dinlenebilir ve dinlenmelidir ve onların uzman tavsiyeleri üretim sürecindeki kararlara dahil edilmelidir. Anarşistler ne uzman düşüncesini ne de onların akılcı otoritesini reddetmezler. Anarşistler gösterdiğimiz gibi bir konu hakkında otorite olmakla (being an authority) (belirli bir konuda bilgiye sahip olma), otoriteye sahip olmak (being in authority) (herhangi biri üzerinde iktidar olma) arasındaki farkı bilmektedirler. Biz bunlardan ikincisine karşıyız, birincisine ise saygılı.  

“Bundan benim her türlü otoriteyi reddettiğim sonucu çıkar mı? Hayır, böyle bir düşünce benden uzaktır. Tartıştığımız mesele ayakkabı ise, ben kunduracının otoritesine başvururum; evler, kanallar, ya da demiryollarından söz ediyorsak; mimara ya da mühendise danışırım. Şu ya da bu özel bilgi için şu yada bu işin uzmanına gider fikir sorarım. Ama ne kunduracının, ne mimarın, ne de başka bir işin uzmanının otoritesini bana dayatmasına izin vermem. Onları, özgürlüğümden taviz vermeden, zekalarının, karakterlerinin, yeteneklerinin gerektirdiği saygıyla dinlerim ama tartışılmaz eleştiri hakkımı hep kendime saklarım… Eğer bir uzmanın  otoritesinin önünde eğilir, belirli bir ölçüde ve bana gerekli göründüğü kadarıyla, onların önerdikleri yolu, hatta onların talimatlarını izlemeye hazır olduğumu ilan edersem, bunu yalnızca , onların otoritesi bana hiç kimse- ne başka insanlar ne de tanrı- tarafından dayatılmadığı için yaparım… Ben, özel bir alanda uzman olan bir insanın otoritesi önünde, bu otorite bana, yalnızca ve yalnızca kendi aklım tarafından dayatılmışsa, eğilirim.”[ Bakunin, God and the State, sf. 32-33 (Tanrı ve Devlet, sf. 35-36, Öteki Yayınları, 2004)]  

Bununla birlikte uzmanlaşma özyönetimin sonu anlamına gelmez. Aksine Bakunin’in belirttiği gibi “En büyük zeka bile bütünün tam olarak anlaşılması söz konusu olduğunda yetersizdir. Buradan, bilim açısından olduğu kadar endüstri açısından da işbölümü ve işbirliğinin gerekliği sonucu çıkar.” [a.g.e. sf.33 (36)]. Böylece uzmanlaşmış bilgi örgütlü emekçilerin parçası haline gelir ve onların üzerindeki bir iktidar olmaktan çıkmış olur. Bir sendikadaki diğer emekçiler, uzmanların bilgilerini çalışma süreçlerinde kazandıkları  bilgilerle tamamlayabilir ve böylece kararları güçlendirebilirler. Bilgi, toplumun her tarafına nüfuz eder ve sadece eşit olarak ilişkilenmiş ve kendi faaliyetlerini idare eden özgür bireylerden oluşan bir toplum, bilginin etkili bir şekilde uygulanacağını garanti edebilir. (kapitalizmin yetersizliği kısmen, bilgi akışında hiyerarşik işyerinin yarattığı engellerden kaynaklanır.) 

İşyeri meclisi örneğin, çeşitli amaçlara ulaşmanın çeşitli yollarını öneren bir mühendisi her zaman dinleyebilmelidir. Fakat amaçların ve yöntemlerin neler olduğunun kararını, mühendis değil meclis yürütmeye koyar.  Cornelius Castoriadis ortaya koyduğu gibi “Biz, insanlar ne yapacaklarına karar verecekler  ve ondan sonra teknisyenler onun nasıl yapılacağını onlara anlatacaktır, demiyoruz. Biz, insanlar teknisyenleri dinledikten sonra ne yapmak istediklerine ve nasıl yapacaklarına karar vereceklerdir, diyoruz. Çünkü ‘nasıl’ sorusunun cevabı tarafsız değildir ve ‘ne’ sorusunun cevabı da ‘nasıl’ sorusundan bağımsız düşünülemez. ‘Ne’ ve ‘nasıl’ ne özdeştir ne de birbirlerine yabancıdır. ‘Tarafsız teknik’ terimi tabii ki bir yanılsamadır. Üretim bandı (conveyor belt) üretimin türüne ve üretici türüne bağlıdır ve bağlılık iki yönlüdür. [Social and Political Writings (Toplumsal ve Politik Yazıları), vol. 3, sf.265]

Related Link: http://www.anarsistkomunizm.org/KKN/index.php?option=co...id=28
This page can be viewed in
English Italiano Deutsch
#Nobastan3Causales: seguimos luchando por aborto libre en Chile

Front page

[Colombia] Entre la crisis actual y las posibilidades latentes

Nota sobre o atual cenário da luta de classes no Brasil

Devrimci Anarşist Faaliyet: "The state’s project of eliminating revolutionary opposition hasn’t finished yet"

Μετά την καταστροφή τι;

Aufruf zur Demonstration am 2.9.2018 in Unterlüß "Rheinmetall entwaffnen – Krieg beginnt hier"

Mass protest in central and southern Iraq

Ecology in Democratic Confederalism

[Colombia] Perspectivas sobre la primera vuelta de las elecciones presidenciales de Colombia 2018

Call for Solidarity with our Russian Comrades!

8 reasons anarchists are voting Yes to Repeal the hated 8th

Comunicado de CGT sobre la Nakba, 70 años de dolores para el Pueblo Palestino

[ZAD] Les expulsions ont commencé, la zad appelle à se mobiliser

Assassinato Político, Terrorismo de Estado: Marielle Franco, Presente!

La Huelga General del 8 de Marzo, un hito histórico

A intervenção federal no Rio de Janeiro e o xadrez da classe dominante

Halklarla Savaşan Devletler Kaybedecek

Σχετικά με τον εμπρησμό

Ciao, Donato!

[Uruguay] Ante el homicidio de un militante sindical: Marcelo Silvera

[Argentina] Terrorista es el Estado: Comunicado ante el Informe Titulado "RAM"

[Catalunya] Continuisme o ruptura. Sobre les eleccions del 21D

Reconnaissance par Trump de Jérusalem comme capitale d'Israël : de l'huile sur le feu qui brûle la Palestine

Noi comunisti anarchici/libertari nella lotta di classe, nell'Europa del capitale

Luttons contre le harcèlement et toutes les violences patriarcales !

© 2005-2018 Anarkismo.net. Unless otherwise stated by the author, all content is free for non-commercial reuse, reprint, and rebroadcast, on the net and elsewhere. Opinions are those of the contributors and are not necessarily endorsed by Anarkismo.net. [ Disclaimer | Privacy ]