user preferences

New Events

Uluslararası

no event posted in the last week

Cevaba Cevap

category uluslararası | workplace struggles | opinion/analysis author Thursday October 30, 2008 21:17author by Tom Wetzel - WSAauthor email miasnikov at gmail dot com Report this post to the editors

Kara Kızıl Notlar dergisinin 4 nolu Aralık-Ocak-Şubat 2005/6 sayısında yayımlandı.

Teknik-yönetici sınıf

Alan diyor ki, teknik-yönetici sınıfın “kendilerine özgü sınıf çıkarları nedir?”. Teknik-yönetici sınıfı kapitalist sınıftan şöyle ayırabiliriz: Bu sınıfın gücü ve hayattan beklentileri mülkiyet sahipliği üzerine değil, uzmanlığı ve ekonominin işleyişindeki karar almayı tekelleştirmeleri üzerine kuruludur. Kendi sınıfsal konumlarını mülkiyetin mirası yoluyla çocuklarına devredemezler. Bunun yerine, kendi çocukları için özel yaşam alanlarında iyi bir eğitim sistemini garantilemek, üniversite eğitimine girmelerini sağlamak ve iş aradıklarında onlar için çeşitli bağlantılar-torpiller bulmak gibi stratejilerle kendi sınıfsal konumlarını çocukları için yeniden üretirler. Kendilerine özgü sınıf çıkarları, uzmanlığın ve karar almanın görece tekelleşmesi üzerine kurulu hiyerarşik düzenin devamının garanti altına alınmasından yanadır. Teknik-yönetici sınıfın, daha fazla bilgisi ve diploması olan insanların daha fazla gelir ve iktidara sahip olma “hakları” olduğunu savunan meritokratik[1] ideolojiye eğilimli olmasının sebebi budur.

Teknik-yönetici sınıf 19. yüzyıl kapitalizminde daha embriyo halindeydi. Çünkü erken dönem kapitalizminin eğilimi el becerisine (zanaata) dayalı üretim teknolojilerini kullanma yönündeydi. Bu teknoloji zanaatkârların elindeydi ve zanaat geleneğine uygun olarak kuşaktan kuşağa geçiyordu. Bazı endüstrilerde bu 20. yüzyıla kadar sürdü. Örneğin benim büyükannem kadın şapkaları yapan bir zanaatkârdı. 1930’lu ve 40’lı yıllarda Los Angeles şehir merkezindeki elbise fabrikalarında çalışmıştı, ama esasında şapka yapım endüstrisinde bilinmesi gereken tüm yeteneklere sahipti. Şapkaların tasarımını yapabilirdi, işi nasıl örgütleyeceğini bilirdi, şapka yapım zanaatı ile ilgili bütün araç-gereçleri kullanabiliyordu ve aynı zamanda fiziksel yapım aşamasını da biliyordu. Tam anlamıyla bir zanaatkârdı.

20. yüzyıla gelene değin, zanaatsal üretim yöntemleri binlerce yıldır varlığını sürdürmüştü ve erken dönem kapitalizminde varlığını devam ettiren endüstrinin kapitalizm öncesi temellerini oluşturmuştu. 19. yüzyıl sonunda büyük şirketlerin ortaya çıkmasıyla, şirketlerde çalışma sürecini yeniden örgütlemeye ve meslekleri yeniden tanımlamaya dair sistematik bir gayret baş gösterdi. Bu yeni yönetim yaklaşımı, bu sistemin önemli teorisyenlerinden biri olan Frederick Taylor’un adını alarak “Taylorizm” olarak adlandırılmıştır. Taylorizmin temel fikri, kalifiye işçilerin yaptıkları işleri küçük parçalarına bölüp, daha az yetenek gerektiren birbirinden yalıtılmış işlerin yaratılmasıydı. Böylece bu görevler, daha az ücret alan birisi tarafından tekrarlanarak yapılan ayrı bir iş haline getirildi. Artık taşıyıcılar ve otomatikleştirilmiş araçlar benzeri makineler işleri planlamak için kullanılmaya başlandı, öyle ki fiziksel teçhizat işçilerin hızını ve hareketini kontrol eder hale geldi. İşin bu şekilde yeniden planlanmasının görünüşteki nedeni ücret maliyetlerini azaltmak ve verimliliği arttırmaktı, nitekim şirket yönetimi hissedarları bu yolla ikna etti. Ancak bu yeniden planlamanın daha önemli bir sonucu, iş yerindeki güç dengesini işçiler aleyhine yönetimden yana kaydırmasıydı. İşin örgütlenmesi ve üretim yöntemleri üzerindeki kontrol güçleri 19. yüzyıldaki zanaat işçilerinin pazarlık masasındaki önemli kozlarından biri olmuştu.

Bu kontrolün kırılması, yönetimin işçileri ezip daha fazla ürün alma ve ücretlerini düşürme kabiliyetini arttırdı, aynı zamanda yönetimin pozisyonunu da sağlamlaştırdı. Teknik-yönetim sınıfının sınıfsal çıkarlarından biri iktidardır. David Noble’un makine parçaları sanayisinin tarihini anlattığı yapıtında da gösterdiği gibi (David Noble, Üretim Güçleri: Sınaî Otomasyonun Toplumsal Tarihi[2]), yöneticiler ve mühendisler üretim yerindeki iktidarı kendileri lehine dönüştürecek tipteki yeni teknolojileri tercih etme eğilimindedirler. Verimlilik veya üretimin arttırılması, endüstride yapılan teknik tercihleri açıklamak için tek başına yeterli değildir. İşin yeniden örgütlenmesi aynı zamanda endüstrideki teknik değişimleri kimi kontrol ettiği konusunda da bir değişimi ifade eder. Yönetim, işçilerin yönetim teknolojileri üzerindeki kontrolünü ellerinden aldı ve bu kontrolü yönetimin yardımcısı konumundaki bilimsel, akademik eğitim görmüş mühendislerin ellerine verdi. Bu değişime karşı işçiler sessiz kalmamıştır. Bu sürecin 20. yüzyılın ilk dönemlerindeki başlangıcı, ABD’deki büyük bir emekçi isyanıyla ve üretimde işçi kontrolünü kendine açıkça şiar edinmiş olan IWW (Dünya Sanayi İşçileri) gibi sendikaların ortaya çıkışıyla çakışmaktadır.

Alan “patron sınıfından” bahsediyor ama gelişmiş kapitalizmde işçiler üzerindeki iktidarın kapitalist ve teknik-yönetici sınıf arasında paylaşılmasından bu yana, patron sınıfının tek başına varlığından söz edemeyiz. Dahası, bir “patron sınıfından” bahsetmek, tarihte doğrudan üreticiler üzerinde kurulmuş pek çok farklı egemenlik sistemlerinin bulunduğu gerçeğinin üzerini örtecektir. Fakat çeşitli patron sınıflarının sınıfsal iktidarlarının temelleri birbirinden farklı olmuştur. Feodal toprak ağaları, Romalı köle sahipleri, hükümet yöneticileri, ortak orta kademe yöneticiler ve kapitalistlerin hepsi “patrondur”, ama sınıf egemenliklerinin temeli farklıdır. “Patron sınıfından” bahsetmek bu farklılıkları gizleyecektir.

Teknik-yönetici sınıf ile kapitalistlerin mücadelesine bir örnek olarak Çalışanlar İçin Hisse Senetleri Yoluyla Şirket Ortaklığı Planları’nın (Employee Stock Ownership Plans ) oluşumunu gösterebiliriz. Bu planlar çoğunlukla idareci kesimi güçlendirme amacıyla yapılır; maaşlı idarecilere kapitalist mülkiyet sahibi gruplardan daha çok serbestlik tanır.

Bask ülkesindeki Mondragon kooperatiflerinin de benzer bir işlevi vardır. Sharin Kasmir’in gösterdiği gibi (Sharryn Kasmir, The Myth of Mondragon: Cooperatives, Politics, and Working-Class Life in a Basque Town - Sharryn Kasmir, Mondragon Efsanesi: Bir Bask Kasabasında Kooperatifler, Politikacılar ve Emekçi Sınıfın Yaşamı), Mondragon kooperatifleri kendi müdürleri ve profesyonel kadroları tarafından yönetilmektedir. Bir işçinin kooperatiflerin işleyişine dair yegâne katkısı yıllık toplantılarda boy gösterip oy vermektir. Eğer bir insan haftada 40 saat boyunca bir soba fabrikasında yerleri siliyor veya parça imalatı yapıyorsa, yıllık toplantılarda profesyonel kadroların sunduğu planlara ve finansal analizlere karşı çıkabilmek için gereken yetenek ve bilgiyi nasıl elde edecek? Mondragon kooperatiflerinde, idarenin planlarını değerlendirmek için işçilerin kendilerine dışarıdan yardımcı olabilecek danışmanlar kiralamalarını engelleyen bir kural vardır. Bu kural teknik-yönetici kadronun gücünü sağlamlaştırmak için tasarlanmıştır. Mondragon kooperatifleri, aslında işçileri yetkilendirme, onlara üretim üzerinde biraz olsun kontrol hakkı verme amacıyla gerçekleştirilmiş bir strateji değildir, Bask teknik-yönetici sınıfının ulusalcı bir yatırım stratejisidir. Çünkü kooperatif sahipliği, kapitalist bir mal sahibinin fabrikaları başka ülkelere taşımasını ve dışarıya sermaye kaçırmasını engeller.

Gelişmiş kapitalist sanayideki mevcut hiyerarşiye dair bir eleştiri geliştirebilmek ve bu hiyerarşiyi yok edip teknik-yönetici sınıfın gücünü çözebilecek bir strateji geliştirmenin önemini görebilmek için teknik-yöneticisınıfın varlığını tanımak gereklidir. Teknik-yönetici sınıfın iktidarı sürdükçe işçi sınıfı boyun eğen ve sömürülen bir sınıf olarak kalacaktır.

Devlet

Sözde “komünist” ülkelerin devlet mülkiyetindeki ekonomileri de bir çeşit teknik-yönetici üretim biçimleridir. Bu tip sistemlerden çıkarılabilecek en temel sonuç, teknik-yönetici sınıfın hakim bir sınıf haline gelme olasılığı olduğudur. Bence bu tip ekonomik sistemlere “Stalinist” göndermesi yapmak tam olarak doğru sayılmaz. Stalinizm, otoriter bir politik sistemdir. Merkezi planlamaya sahip Sovyetler ekonomisinin tepesinde demokratik parlamenter bir sistem olsaydı da, bu sistem yine hakim sınıfın teknik-yönetici sınıf olduğu, işçi sınıfının da boyun eğdirilen ve sömürülen sınıf olduğu bir sistem olacaktı.

Kapitalist ülkelerde devletin sahip olduğu büyük ekonomik yapılar – su işleri, posta hizmetleri, hükümet mülkiyetindeki elektrik şirketleri, hava kirliliği kontrolü bölge kuruluşları, vs.- doğrudan kapitalistler tarafından kontrol edilmez. Bu örgütlenmeler doğrudan teknik-yönetici sınıf kadroları tarafından kontrol edilirler ve aynı zamanda bu sınıfın belli bir kısmının sosyal demokratik stratejileri desteklemesinin nedeni de bu işletmelerdir. Bu oluşumlar çoğunlukla serbest pazarın hatalarını kotarmak için kurulur ve bazı kapitalist oluşumlar için bir pazar teşkil ederler; örnek olarak büyük inşaat holdingleri ve inşaat malzemeleri üreticilerini verebiliriz. Alan kapitalistlerin bu oluşumlara “ortaklaşa bir şekilde, devlet yoluyla” sahip olduklarını söylüyor. Bunun yanlış olduğunu düşünüyorum. Kapitalistlerin ortaklaşa bir şekilde sahip olduğu oluşumlar anonim şirketlerdir – yani özel kurumlardır. Kapitalistlerin devlet üzerindeki sahiplikleri daha karmaşıktır. Devlet üzerindeki hakim etki kapitalistlerdedir ama bu durum teknik-yönetici sınıfın çıkarlarına da hizmet etmektedir.

Dahası, devletin kolektif bir özel mülkiyet aracı olduğu fikriyle yola çıkmak, devlet mülkiyeti ile “hisse ortaklığına dayanan” konut gelişim alanları (gated communities[3] gibi) ve “yatırım geliştirme bölge kurulları” (Business Improvement Districts ç.n.) gibi hükümete ait iktidar alanlarının özelleştirilmesini birbirlerinden ayırt edilememesine neden olur.

Hisse ortaklığına dayanan konutlar (genelde teknik-yönetici sınıfa ve iş adamları/kadınları gruplarına mensup olan) hali vakti yerinde bir azınlığın, kendi güvenlik, çöp toplama gibi özel hizmetlerini kontrol edebilmelerini sağlar, böylece işçi sınıfına mensup toplulukların da yararlanması gereken asıl kamu hizmetlerine yaptıkları maddi desteğin de altını boşaltırlar. Yatırım geliştirme bölge kurulları, özel mülk sahipleri tarafından tipik bir şekilde kontrol edilen yatırım alanlarındaki oluşumlardır, özel güvenlik ve sokakların temizlenmesi gibi hizmetleri üstlenirler. Bu durum, bu alanlardaki baskın işletmeci sınıf unsurlarının bu tip devlet benzeri işlevleri daha doğrudan kontrol etmelerini sağlar. WSM’nin bir “patron sınıfının ortak özel mülkiyeti” şeklinde ifade ettiği devlet teorisi bu tip özel hükümetlerle devlet arasındaki farkı ayırt edemez.

Devletin toplumsal görevlerinden biri var olan ekonomik yapıyı beslemek ve korumaktır. Yine de WSA, Komünist Manifesto’da anlatılana zıt olarak devletin sadece hakim sınıfa ait bir “yürütme kurulu” olduğu fikrine karşıdır. Kendi meşruiyetini tesis edebilmek için, devletin kapitalistlere göre belirli bir özerkliğinin olması gerekir. Devlet, “tüm toplumu temsil ettiğine” dair bir görüntü oluşturabilmek zorundadır. Devlet eğer başarılı bir şekilde yönetilmezse, üst sınıfların hükmettiği bir sistemi koruma işlevini yerine getiremeyebilir.

Hükümet halkın baskısına bir tepki olarak, bazen kapitalist sınıfın çıkarlarıyla zıtlaşan şeyler yapabilir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa ve ABD’de refah devletlerinin muazzam bir şekilde yayılması, önceki on yıl boyunca kapitalizmin neden olduğu büyük karışıklığa bir tepkiydi – Rusya ve İspanya devrimleri, 1. Dünya Savaşı sonrasında oluşan İtalya’da gerçekleşen devrime yakın olaylar; 1930’larda dünya kapitalizmi tarihinin en kötü krizi, 30’larda ve 40’larda ABD’de gerçekleşen genel grevler; fabrika işgalleri ve diğer kitlesel işçi mücadeleleri ve emperyalistler arası iki dünya savaşının kitlesel katliamı. Sistemin 50’li 60’lı yıllardaki gibi büyük karlar ürettiği sürece egemen sınıf bu imtiyazları sürdürmeye razıydı. Fakat 70’lerin ilk dönemlerinde ortaya çıkan kar kriziyle önde gelen kapitalist çevreler sağ kanat ‘tink-tank’leri[4] ve planlı karşı saldırılar gerçekleştirecek politikacıları finanse etmeye başladılar. Bu hareketin kaynağı özel sektördü, yani devlet dışıydı. Bu hareketin politik zaferi, özelleştirmeye ve pazarın büyümesine yaptığı vurgularla dünya çapında mevcut neo-liberal rejimin yaratılmasının önünü açtı.

Aslında, devlet üzerinde sürekli devam eden bir mücadele vardır, devletin ne yapacağına dair bir mücadele. Çeşitli hareketler, devletten belli taleplerde bulunabiliyorlar, nasıl ki sendikalar özel işverenlerden çeşitli taleplerde bulunuyorlarsa. Hükümet işçilerin tüketimlerini arttıran bir takım imtiyazlar sağlar. Karşılanabilir konut sübvansiyonları, kira kontrolleri, işsizlik ödenekleri, sağlık güvencesi, toplu taşıma ücreti sübvansiyonu gibi şeyler bu imtiyazlara dâhildir. Asgari ücretin ne kadar olacağına dair bir sınıf mücadelesi sürmektedir.

Hükümeti kimin yönettiği bazen gerçekten de emekçi halkın yaşamını etkiler. Durum böyle olduğunda, emekçi halkın bir politikacıya değil de öbürüne oy vermek için geçerli nedenleri olabilir. Oy vermek, özel şirketlerle olan ilişkimizde mümkün olmayan bir şeyi, hükümetin yapacağı şeyi etkileyebilmemizin olanağını bazen verir. Özel şirketleri ise asla etkileyemeyiz. Bu durum özellikle reform talebinde bulunan toplumsal hareketlerin var olduğu durumlarda geçerlidir. İşte bu nedenle ben her koşulda boş oy verilmesini savunanlardan değilim. IWW[5]’den “Koca Bill” Haywood, Sosyalist Parti ABD’nin belirli şehirlerinde kitlesel bir emek partisi halini aldığı bir dönemde Sosyalist Parti’ye oy verilmesini desteklemişti, yerel hükümet bürolarındaki insanların emek hareketine bir şekilde daha sempatiyle bakan insanlar bulunmasının daha iyi olacağını savunuyordu. Fakat kapitalizm sonrası bir geleceğe giden dönüşümü sağlayacak bir seçim stratejisi ümit etmiyordu – tam da bu nedenle kitle örgütü inşasını ve en nihayetinde sanayinin işçiler tarafından doğrudan ele geçirilmesi fikrini savunan sendikalist stratejiyi destekliyordu.

Oy vermek, kimi zaman belirli imtiyazlar kazanmak için veya öz-savunma amacıyla kabul edilebilir bir taktiktir. Fakat toplumu değiştiren şey halk kitlelerinin doğrudan katılımı ve eylemliliğidir. Sosyalistler ve Marksistlerle, devleti ele geçirmeyi hedefleyen emek tabanlı politik bir parti inşa etmeye çalışarak, işçi sınıfının güçlendirilmesi gibi bir stratejiyi desteklemek konusunda aynı fikirleri paylaşmıyoruz. Bunun nedeni, devletin doğası gereği sınıflı sistemi idame ettirecek bir kurum olmasıdır. Devlet içinden geçen hiçbir yol insanlığın kurtuluşuna gitmez. Bu noktada WSA ve İşçilerin Dayanışma Hareketi hemfikirdir.

Yine de, devleti ele geçirme stratejisinin neden işçileri özgürleştiremeyeceği konusunda netleşmemiz gerekiyor. Marksist strateji, politik bir hizbin kitle hareketinin idarecileri olması (örneğin sendikaların partinin yedek gücü olmaları fikri) ve bu idarecilerin hareket üzerindeki kontrollerini, politik bir parti önderliğinin devletin kontrolünü ele geçirebilmesi için kullanması gerektiği fikri üzerine kuruludur. Varsayıma göre, daha sonra devletin emir komuta zinciri yoluyla kendi programlarını yürüteceklerdir. Ama bu tip bir strateji parti (ve özellikle partinin önder kadroları) ile emekçi halk kitleleri arasında, üretimdeki işçilerle teknik-yönetici sınıf arasındakine benzer bir iktidar ilişkisini gerektirir. Teknik-yönetici sınıf hâkimiyeti işte bu şekilde Marksist strateji içinde inşa edilir.

Pratik konularda çıkarımlar

Alan soruyor, teknik-yönetici sınıf teorisinin “bunun kitle örgütlerimiz, mahallelerimiz ve politik örgütlerimizdeki günlük pratiklerimize” bir etkisi var mıdır? Teknik-yönetici sınıfın iktidarının temelinde uzmanlaşmanın ve karar-alma etkinliğinin görece tekelleştirilmesi vardır. Bunun anlamı şudur; devrimci bir değişim sürecinde teknik-yönetici sınıfın kendi varlığını pekiştirmesini istemiyorsak, uzmanlığın ve karar alma sürecindeki etkinliğin toplumsal değişim için bastıran hareketin içindeki bir azınlığın elinde tekelleşmesini engellemek için çalışmamız gerekir. Örneğin, sendikalarda bürokrasinin sağlamlaşması, belirli militanların zamanla müzakere yeteneği, kontratlar hakkında bilgi, avukatlar ve politikacılarla bağlantı ve bunlar gibi konular üzerinde görece bir tekelleşme elde etmesiyle gelişir. İnsanların bu rolleri tek elde topladığı uzun pratikler sonucunda, alt tabaka onlara bağımlı hale gelir.

Hareketlerde uzmanlaşma ve karar alma gücünün bir azınlığın elinde görece tekelleşmesini engellemek için uğraşmak zorundayız. Bunun için, bilgiyi sürekli demokratikleştirmeye, insanların belirli konumlarda kalacakları süreyi sınırlamaya ve örgüt tabanından daha fazla üyenin aktif olmasını sağlamaya yarayacak taktikler, programlar ve yapılar geliştirmeliyiz. “Liderlik yeteneği”; topluluk huzurunda konuşmak, bir bakış açısını açıkça ifade edebilen makaleler yazmak, bir grup adına müzakere etmek, yeni fikirlerle ortaya çıkmak, bir örgütün çalışmalarını sürdürebilmek gibi şeyleri içerir. Liderlik yeteneklerinin, işçi sınıfının her kesiminde geniş ölçüde yaygınlaşmasına çabalamalıyız.

Halkın, kendi hareketlerini kontrol etmede etkin bir rol oynaması için, yeteneklerini geliştirebileceği bilgi ve deneyim kazanma araçlarına sahip olması lazımdır. Çalışma grupları, halkın karşısında konuşabilme eğitimleri ve daha birçok eğitim toplantıları, görevliler için süre kısıtlamaları – bunlar kullanılabilecek taktiklerden sadece birkaçı.

Buna ek olarak devrimci militanlar ile işçi arkadaşlarımızın oluşturduğu kitlesi arasında Leninistler tarafından savunulan ilişkiden farklı bir ilişki biçimi kurmalıyız. Amacımız, işçi sınıfın kendisinin kendi hareketini ve mücadelesini özyönetimli bir şekilde idare etme kapasitesinin gelişimine yardımcı olmak olmalı; hareketin yönetimini ele almak değil. Özyönetimli kitle örgütlerinin geliştirilmesine yaptığım vurgu doğrudan bu bakış açısının bir ürünü.

Sendikalar ve Konseyler

Alan diyor ki: “Sendikaların devrimci örgütler haline gelemeyeceklerini düşünüyoruz; bu amaçla kurulan örgütler değiller çünkü. Ancak geleceğin işçi konseylerinin embriyosu, sendika mücadelesinin içinden doğacaktır. Yeni koşullara uygun yeni bir örgütlenme biçimi, kapitalizmi yıkmak için değil, onun içinde pazarlıkla daha fazla şey elde etmek için geliştirilmiş eski örgüt biçimlerinden doğacaktır.” Bu, genelde konseycilik olarak adlandırılan bir bakış açısıdır. Konseycilik ve sendikalizm farklı terminolojilere sahiplerdir ki bu durum tartışmaların sadece kelimelerin anlamları üzerinde odaklanmasına yol açabilir. Tartışmanın kelimelerin anlamları hakkında değil de olayın özü hakkında olduğundan emin olmak için terminoloji konusunda netleşmemiz gerekir.

Sendikalistler, sendika kelimesini kabaca işçilerin üretim aşamasında patrona karşı mücadele ederken oluşturdukları her kitle örgütünü tanımlamak için kullanırlar. Kitle örgütü derken, patronlara karşı savaşmak isteyen bütün işçilere açık bir örgütü kastediyorum. İşyerlerinde işçileri bir araya getiren köklü örgütlerin hepsi, kendilerini bu şekilde adlandırmasalar da sendikal bir yapı olarak görülürler. Sendikacılık, sanal bir “şirketler sendikası” işlevi gören dikey örgütlerden, öz yönetimli radikal örgütlere kadar, birçok örgütlenme şeklini kapsayan çeşitli ve çelişkili bir olgudur.

“İşçi Konseyi” terimini Alan’dan biraz daha farklı algılıyorum. İşçi konseylerini sanayinin işçilerce özyönetimi durumunda olduğu gibi işçilerin iktidarının kitlesel ve demokratik kurumları olarak tanımlıyorum. 1936 devriminde sanayiyi işletmek için İspanyol anarko-sendikalistlerinin kurdukları kolektifler işçi konseylerine bir örnektir. Sınıf mücadelesinin şiddetli olduğu bir dönemde işçiler, bürokratik olmayan doğrudan öz-yönetimci bir karakter taşıyan örgütler – Alan’ın “işçi konseyi” olarak adlandıracağı tipten örgütler- kurarlar ise ve bu örgütler sanayiyi idare eden patron iktidarının halen ortadan kaldırılmamış olduğu bir dönemin mücadele örgütleri ise, WSA bunları özyönetimli sendika olarak tanımlar.

Konuyu daha netleştirebilmek için tarihten bir örnek vermek iyi olacaktır. I.Dünya Savaşı ertesinde İtalya Turin’deki fabrika konseylerini düşünelim. Fabrika konseyleri sendikalardan bağımsız olarak, çalışma sırasında yapılan kongreler ve tabandan seçilen delegeler yoluyla kuruldular. Konseyler parça parça şekillendi çünkü en önemli metal işçileri sendikası FIOM[6] (Federazione Impiegati Operai Metallurgici, Metalürji İşçileri Federasyonu ç.n.), bürokratikleşmişti ve tabanla bağlantısı kopmuştu. Bu parçalı şekillenişin nedenlerinden biri de iş gücünü “iş kolu” ve “ideoloji” eksenlerinde bölen çeşitli sendikaların varlığı idi. Fabrika konseyleri hareketi sosyalistlerin ve anarko-sendikalistlerin işiydi.

Antonio Gramsci, fabrika konseylerinin temelde sendikalardan farklı olduğunu iddia etti. Emek gücünün satışı konusunda yapılan pazarlık rolü nedeniyle, sendikanın bürokratik bir karakteri vardı. “Sendika geliştikçe, faaliyet alanını öyle bir yere yoğunlaştırır ki hareketin gücü ve disiplini merkezi ofiste birikir. Bu ofis, büyük ve karmaşık insan kitlelerinin tipik özelliği olan değişken, anaforlu ve akıntılı hallerden kendini sıyrılarak kendisini, yönettiği kitlelerden ayrıştırır. Sendika bu şekilde işletmeciyi, işçileri ile kurduğu ilişkilerinde belli bir yasallığı kabullenmeye zorlayan anlaşmaları imzalayabilme ve gerekli sorumlulukları alabilme kabiliyetini edinir. Bu yasallık işletmecinin, sendikanın aldığı sorumlulukları yerine getirme gücüne ve işçi kitlelerinin sözleşme yükümlülüklerine uymalarını sağlama yeteneğine güvenmesi ile ilişkilidir.”[7]

Gramsci dışarıdan ve bürokratik bir şekilde yönetilen sendikayla; bürokratik kontrolün olmaması nedeniyle tamamıyla devrimci bir karaktere sahip olan fabrika konseylerini karşılaştırır: “Fabrika konseyi, mevcut sanayi yasalarının reddidir. Her an onu yok etmeye meyillidir… Fabrika konseyi, devrimci kendiliğindenliğiyle her an sınıf savaşına; sendika ise sınıf savaşının ortaya çıkmasını engellemeye meyillidir.”

Bürokratik sendika, tabanda özgüvenin ve tabanın kendi kararlarını alma yeteneğinin gelişmesini engeller. Sendika kadrosu kitlesel seferberliğe ve militan mücadeleye – sözleşme pazarlıkları, politikacılarla lobi, vs. yoluyla- karşı gelmeye çalışacaktır. Fakat toplumun kökten değişimi için kolektif eylem ve tabanın öz yönetim kapasitesi ve yeteneğinin gelişmesi gerekmektedir.

Yine de, Turin fabrika konseylerinin eylemliliğinde, yaptığı şeylerin büyük bir kısmı kapitalist sistemde emeğin “kayıt ve şartları” hakkında işverenlere karşı verilen mücadeleyi örgütlemekten ibarettir. Örneğin, konsey delegeleri var olan sözleşmelerin uygulanışını “inceleme altına almak” veya “işçiler ve yönetim arasında çıkabilecek uyuşmazlıkları gidermek” için görevlendirilebilirler[8]. Gramsci bir kere de Turin fabrika konseyleri hareketinden bir çeşit “sınaî sendikacılık” olarak bahsetmişti ki burada sendika kelimesi geniş anlamıyla kullanılmıştır. Dahası, fabrika konseyi hareketi Turin’deki yerel FIOM bürosunu demokratikleştirdi ve kontrolü ele geçirdi. Bir anarko-sendikalist olan Pietro Ferrero sendikanın sekreteri seçildi çünkü sendika tabanına öz yönetim vaat ediyordu.

Başka bir deyişle, fabrika konseyleri hareketi fabrika tabanlı bir sendikal güçtü, çünkü bu hareket işçilerin, kontrolü top yekûn ele geçirme isteği kadar mevcut kapitalist düzenle mücadelede daha etkili bir örgüt istemlerini de vurguluyordu. İtalyan sendikalistlerinin önemli bir bölümü o zamanlar İtalya Sendikalist Birliği(USI) içindelerdi. USI üyeleri, “devrimci sanayi sendikacılığı” olarak tanımladıkları Turin fabrika konseyleri hareketini coşkuyla destekliyorlardı. Bu dönemde İtalya’da Turin şehri dışındaki birçok fabrika konseyi USI tarafından örgütlenmiştir.

Dahası, Gramsci’nin söylediği gibi eğer Turin fabrika konseyleri hareketini devrimci kılan onun bürokratik olmayan, kitlesel özerk karakteriyse; USI militanları Gramsci’nin, anarko-sendikalistler tarafından savunulan ve Turin fabrika konseyleri ile aynı yapıya ve karaktere sahip “sendikalarda” da aynı devrimci potansiyelin olduğunu kabul etmesi gerektiğini söyleyeceklerdir.

Alan diyor ki: “Sendikaların devrimci örgütler haline gelemeyeceklerini düşünüyoruz; bu amaçla kurulan örgütler değiller çünkü. Ancak geleceğin işçi konseylerinin embriyosu, sendika mücadelesinin içinden doğacaktır. Yeni koşullara uygun yeni bir örgütlenme biçimi, kapitalizmi yıkmak için değil, onun içinde pazarlıkla daha fazla şey elde etmek için geliştirilmiş eski örgüt biçimlerinden doğacaktır.” Alan “Sendikaların devrimci örgütler haline gelemeyeceklerini düşünüyoruz,” derken bir olguyu atlıyor. Kendi tanımladığı şekliyle bir “işçi konseyi”, kapitalizmle mücadele sırasında ortaya çıkan bir örgütse, sendikadır – sendikalist anlamda bir “sendika”. Demek ki WSM de bir sendikanın devrimci olabileceğini kabul ediyor.

Belki de, sendikalist ve konseyci bakış açıları arasında, öz yönetimli kitle örgütlerinin devrimci bir dönüşümün ne kadar öncesinde ortaya çıkacağına dair bir fark vardır. WSM bu ortaya çıkışın şu anda mümkün olmadığını düşünürken, WSA bunun tersine inanıyor. İspanya’daki CNT’ nin WSM terminolojisiyle “işçi konseyleri” olarak tanımlanabilecek bir karakterde olduğunu ele alırsak, görünen o ki işçi konseyleri gerçek bir devrimden önce de on yıllar boyunca varlıklarını sürdürebiliyorlar. Radikal toplumsal değişime giden yolda, öz yönetime dayanan kitle örgütlerinin – işçilerin “kendilerinin” olduğunu hissettikleri örgütlerin- sınıf bilincinin gelişimi için zorunlu olduğunu iddia ediyoruz. Doğrudan demokrasiyle işleyen bu tip örgütlenmelerin, doğrudan işçi dayanışması alışkanlıklarını ve pratiklerini geliştirmeleri gerekir. Böylesi pratikler, tabandaki işçilere bir şeyleri yürütebileceklerine dair bir güven verir.

Alan diyor ki: “Bu sonsuza kadar bulunduğumuz sendikalarımızda kalacağımız anlamına gelmez. Kastettiğimiz, devrimci ve militan azınlığı geri kalan kitleden ayrı bir sendika kurmak üzere ayırmanın iyi bir fikir olmadığıdır. Yeni bir örgüt kurma çabasına girişmek için, önemli sayıda insanı bir araya getirme şansımızın yüksek olduğu bir duruma gelmek istiyoruz. Aksi takdirde militan azınlığın kendi kendisini izole etmesine sebep oluruz.” Demek ki özünde WSM de bürokratik sendikalar yerine, gerçekten öz-yönetime dayanan kitlesel işçi örgütleri gelmesi gerektiğini düşünüyor. Bunun gerçekleşeceği zamanı tahmin etmenin neredeyse olanaksız olduğu konusunda hemfikir olabiliriz. WSA ve WSM şu konuda da hemfikir; bunun gerçekleşme zamanı, sendikalardaki tabanın önemli bir kesiminin ne zaman bu yolda ilerlemeye hazır olacağına bağlıdır. WSA de WSM gibi, anarşist ve anti-otoriter ufak bir devrimci azınlığın ayrılıp ideolojik donanımı çok iyi bir “devrimci sendika” kurması fikrine karşıdır. Anarcho-Syndicalist Review [9] ile aramızdaki uzun süreli anlaşmazlığın temelinde bu vardır. Böylesi bir davranışın, militan azınlığı sınıfın kitlesel mücadelesinden izole edeceği konusunda hemfikiriz.

Alan, WSM’nin desteklediği taban örgütlenmelerinin sadece “iktidar konumlarındaki bürokratların daha “iyi” ve “dürüst” olmalarını sağlamayı hedefleyen” bir şey olmadığını ifade etmiş. WSA da bu bakış açısına sahip ve bu tip örgütlenmelerin ve özerk fabrika gruplarının oluşturulmasını savunuyor. Ama bu tip örgütlenmelerin görevleri ne olacak? Yerel sendikaları "daha özyönetimli" kılmak için mi uğraşmalılar? Sendikadan bağımsız eylemliliklerin -örneğin korsan grev¬lerin- örgütlenmesine yarayan araç¬lar haline mi gelmeliler?

AFL-CIO'ya [10] bağlı ulusal sendika¬lar ve birleşik yerel kurumlar, işçilerin etkin olarak kontrol etmediği bürok¬ratik ve profesyonel kadro örgütleri olmaya eğilimli olduklarından, onla¬rın Birleşik Devletler' deki sendikal hareketi yeniden canlandıracak bir araç oldukları konusunda şüpheliyim. İşçiler artık bu örgütleri kendi örgüt¬leri gibi görmüyorlar. Ne var ki, iş¬çiler kendi çıkarlarını savunmak için bir örgütlenme arayışına girecekler¬dir. Son dönem seçimlerdeki oylara bakarsak, genç işçilerin büyük bir ço¬ğunluğu şu anda sendikalizmi destek¬liyor. Tarihsel olarak Amerika'daki işçi hareketi, sadece geniş bir alana yayılmış emekçi isyanları sırasında ileriye doğru atılımlar yapabilmiştir; örneğin 1898'den I.Dünya Savaşı'na kadar süren dönemde veya 30'lar ve 40'larda bu tip bir atılımdan bahsede¬biliriz. Her emekçi isyanında, ABD sendikalarındaki işçi sayısı dört katı¬na çıkıyordu.

Emekçilerin başkaldırdığı bu tip sü¬reçler, özyönetim karakteri taşıyan yeni sınai örgütlenmelerin yaratılma¬sı için bir fırsattır. Bunun bir örneği 1933 yılında Minnesota Austin'de bir et paketleme fabrikasında işçile¬rin oturma eylemiyle yaptıkları bir grevle ortaya çıkan Tüm İşçilerin Bağımsız Sendikasıdır (Peter Rachleff, "Organizing Wall-to-Wall: The Independent Union of Ali Workers, 1933-37", Staughton Lynd'de , ed., "We Are Ali Leaders").

Bu sendika orta batının daha kü¬çük şehirlerinde bir taban dayanış¬ma hareketi olarak yayılmıştır. Her kasabada, çeşitli sınai sektörlerden işçilerin "tek büyük sendikasının" kolları oluşturuldu. Daha büyük fab¬rikalardaki işçiler kent merkezindeki dükkânlarda çalışan tezgâhtarlar gibi daha savunmasız olan işçileri des¬teklediler. Sendika, (wobbly [11]) kasap Frank Ellis gibi devrimciler tarafın¬dan kuruldu ama açıkça devrimci bir ideolojisi yoktu. O zamanki ABD koşullarının yeni özyönetimli sınaî örgütlerinin ortaya çıkması için daha elverişli olduğunu zannediyorum.

Buradaki, yazımın başlarında da de¬ğindiğim esas mesele şudur: büyük kapsamlı hederlerin arzulanması ve desteklenmesi, işçilerin etraflarında sınıf dayanışmasını, yani toplumun büyük kapsamlı bir dönüşümünü sağlayabilecek olan sınıf gücünü görmelerine bağlıdır. Bu, daha ge¬niş dayanışmanın ve daha doğrudan taban kontrolünün şekilleneceği ha¬reketlerin ve örgütlerin var olmasını gerektirir. İşçi sınıfının kendini daha kapsamlı değişimleri gerçekleştire¬bilecek kapasitede ve niyette olan bir sınıfa dönüştürebilmesi için, öz yöne¬timli bir kitle örgütüne ihtiyaç vardır. Tam da bu nedenle, öz yönetimli kit¬le örgütünün kapitalizme karşı daha kapsamlı bir mücadeleye geçiş oldu¬ğunu düşünüyorum, çünkü bu örgüt halka öz güven sağlayan, doğrudan katılım ve doğrudan demokrasiyi ge¬liştirecek bir araçtır. Sendikalardaki taban öz yönetiminin eksikliğine ek olarak söylemek gerekirse bir başka problem de ABD'deki emek hareke¬tinin birbirleriyle ilişkileri olmayan bir grup sözleşme pazarlıkçısı gibi davranma eğilimleridir. ABD'deki işçi sınıfı, çok geniş ve heterojen nü¬fus gruplarından oluşur. Bu sınıfın birleşmesi ve kendisinin değişimin öznesi olduğunun bilincine varması, birleştirici anlar diyebileceğimiz dö¬nemlerde gerçekleşebilir: Daha geniş toplumsal konuların ve daha geniş bir karşılıklı desteğin olduğu anlar¬dan bahsediyoruz. 1934 yılında San Francisco'da gerçekleşen genel grev buna bir örnektir, çünkü işçi sınıfı gözle görülür bir şekilde birlik içeri¬sinde eyleme geçmişti. AFL-CIO ön¬derliğinin kitlesel eylemleri seferber etmedeki başarısızlığı, sınıf bilincini köreltmiştir.

Halkın Birliği?

Solda, -bir ölçüde bizim bu yazıda yaptığımız gibi- sınıf politikasını safi "emek" hareketinin politikalarına indirgemek gibi tarihsel bir eğilim vardır. Bence bu bir hatadır. Sendikalizm, üretim noktasındaki özyönetim¬li kitlesel işçi örgütlerinin gelişimine dayanan, kapitalizm sonrasında işçi özyönetimi üzerine kurulu bir gele¬ceğe geçişin temellerini ortaya koyan bir devrim stratejisiydi. Ama bence sınıf politikası, iş yeri dışında işçi sı¬nıfı mahallelerindeki mücadeleyi de kapsar. Bu mahallelerin içinde yaşa¬yan nüfusun hayata dair beklentilerini şekillendiren ise sahip oldukları "ba¬ğımlı ücretli işçiler" statüsüdür. Sınıf politikası; toplu kira ödememe, ev iş¬gali, maddi olarak karşılanabilir konut ve çocuk bakımı için mücadele, toplu taşıma kullanıcıları arasında örgütlen¬me, ırk ayrımına karşı veya kadınla¬ra adil maaş verilmesi için mücadele gibi şeyleri kapsayabilir. Sınıf müca¬delesi, işyerinden daha geniş bir yeri kapsar. Fakat tabandan katılımcılara söz ve iktidar veren özyönetimli kitle örgütlerinin geliştirilmesi gibi sendikalist bir strateji bu tip mücadelelerde de uygulanabilir.

Marksistler, işçilerin ve çeşitli ezilen grupların sektörel mücadelelerinin devlet iktidarını hedefleyen işçi sınıfı partisinde bir araya geleceğini ileri sü¬rerler. Buna karşıyız, bu nedenle bir al¬ternatifimiz olmalı -işçi sınıfının, ken¬disini pratikte bütünleştireceği daha temel bir alternatif. Bir kitle örgütleri ittifakı planlamak alternatif olabilir. Çeşitli mücadele kollarının bir araya gelmesi, bir yandan ortak amaç birli-ğiyle ilerlerken her topluluğun veya sektörün mücadeledeki diğer grupların kaygılarını anlamalarını sağlayabilir. Bu tip bir oluşumun olası bir model olarak Brezilya'daki Resistencia Po¬pular [12] ele alınabilir -mahalle komi¬teleri, çöpçüler birliği gibi bağımsız sendikalar ve CUT [13] içindeki muhalif grupların oluşturduğu bir ittifak.

Notlar:

[1] Meritokratik: Beceri, bilgi, azim, çalışkanlık, verimlilik, dürüstlük ve ehliyet bakımından başarılı ve(ya) en ileri seviyede olanların, en yüksek sosyal statülere ve en güçlü makamlara gelmelerine olanak tanıyan ve işe, en uygun kişinin seçilmesini benimseyen bir sosyal sistem (meritokrasi) ile yönetilen, bu ideolojide olan.
[2] David Noble, The Forces of Production: A Social History of Industrial Automation
[3] Gated Communities: Elektronik güvenlik sistemleri ile çevrelenmiş korunaklı konut siteleri. (ç.n.)
[4] Think Tank: Egemenler için para karşılığında düşünce ve bilgi üreten kuruluşları
[5] IWW: Industrial Workers of the World (Dünya Sanayi İşçileri): Dünya çapında kitlesel anarko-sendikalist işçi sendikası.(ç.n.)
[6] ç.n.: Federazione Impiegati Operai Metallurgici, Metalürji İşçileri Federasyonu.
[7] David Forgacs, ed., The Antonio Gramsci Reader, s. 93; Turin fabrika konseyleri hareketi hakkında daha fazla bilgi için, bkz. Tom Wetzel, The Italian Factory Occupations of 1920 (1920 İtalya Fabrika İşgalleri), http://www.workersolidarity.org/ital1920.html)
[8] Lynn Williams, Proleter Düzen, s.123
[9] Anarcho-Syndicalist Review (eski adı Libertarian Labor Review): Yılda iki veya dört kere Amerika’da yayınlanan, anarko-sendikalist teori ve pratik üzerine yoğunlaşan dergi. Dergi 1986 yılında Sam Dolgoff tarafından kurulmuştur.
[10] Ç.n. The American Federation of Labor and Congress of Industrıal Organizations- Amerikan Emek Federasyonu ve Sınai Örgütler Kongresi.
[11] Ç.n. Argoda "Dünya Endüstri İşçileri" (Industrial Workers of the World) üyesi olan kişi anlamında.
[10] Ç.n. Halk Direnişi. Mülkiyetin ve üretim araçlarının yeniden dağıtılması için doğrudan eylem ve sınıf mücadelesi çağrısı yapan Brezilyalı grup, yasal seçim sürecine de karşı.
[11] Ç.n. Central Única dos Trabalhadores (Emekçilerin Tek Merkezi)1983 yılında kurulmuş ve İşçi Partisi’ne yakınlığıyla bilinen kitlesel sendikalar federasyonu.

İngilizce Orijinali:
http://www.workersolidarity.org/replytomacsimoin.html

This page can be viewed in
English Italiano Deutsch
Freedom/Libertad #6

Front page

Exigimos la presentación con vida de David Venegas Reyes

Irã: prenúncio de mais uma invasão imperialista.

Solidarity with the Sparks!

Perú: Ollanta Humala y el gobierno nacionalista

الأناركيون و الإشتراكيون الثوريون في مصر 

Which way forward for the 99%?

A 10 años del levantamiento de diciembre de 2001

מותו של משליך אבנים

Los libertarios vuelven a la Federación de Estudiantes de la Universidad de Chile (FECH)

Un paso adelante, ¿dos atrás? Balance político del 2011 en Colombia

بيان تضامن التحرريين الأممين مع نضال شعب م

Iran-Israel: non aux menaces de guerre de l’Etat israélien

L'ora dei banchieri

Να προχωρήσουμε ένα βήμα πιο πέρα

Semana de Lucha (14-18 Nov) contra el Pacto Social y por la Huelga General

A un año de la muerte de Georges Fontenis

The Egyptian military council promotes sectarian strife and massacres protestors

Build on the Anarchist and Revolutionary Potentialities of the Occupy Wall Street Movement.

Intimidación Policial y Detención de 24 Compañeros en Oaxaca de Magón, México

نداء من اجل ملتقى أممي في تونس

6 settembre, sciopero generale di lotta e indignazione

Sobre el encuentro de Barrancabermeja: un paso adelante para el movimiento popular colombiano

London burns - causes & consequences of the riots - an anarchist perspective

Los libertarios y las Bases para un Acuerdo Social por la Educación Chilena

Latest News

Uluslararası | Workplace struggles | tk

Tue 14 Feb, 09:34

browse text browse image

Sorry, no stories matched your search, maybe try again with different settings.

Opinion and Analysis

textTom Wetzel'e Cevap Oct 30 by Alan MacSimoin 0 comments

textSendikalizm ve Devrim Oct 30 by Tom Wetzel 0 comments

textGüçlü ve Zayıf Noktalarıyla Sendikalizm Oct 30 by Alan MacSimoin 0 comments

imageSendikalar ve Devrim Sep 26 by Zabalaza Anarşist-Komünist Federasyonu 0 comments

textSınıf ve Sınıf Örgütlenmesi Sep 26 by Zafer Onat 0 comments

more >>

Press Releases

Sorry, no press releases matched your search, maybe try again with different settings.
© 2005-2012 Anarkismo.net. Unless otherwise stated by the author, all content is free for non-commercial reuse, reprint, and rebroadcast, on the net and elsewhere. Opinions are those of the contributors and are not necessarily endorsed by Anarkismo.net. [ Disclaimer | Privacy ]