Other Press
|
Recent articles by Tom Wetzel
Appello a tutti i lavoratori e sindacalisti del gruppo ProCME Feb 13 12 Apelo a todos os trabalhadores e sindicalistas do grupo PROCME Feb 13 12 Appel à tous les travailleurs et syndicalistes du Groupe PROCME Feb 13 12 Sendikalizm ve Devrim uluslararası |
workplace struggles |
opinion/analysis
Thursday October 30, 2008 21:12 by Tom Wetzel - WSA miasnikov at gmail dot com
![]() Kara Kızıl Notlar dergisinin 4 nolu Aralık-Ocak-Şubat 2005/6 sayısında yayımlandı. İşçi sınıfı kapitalist düzende sömürülen ve boyunduruk altına alınan bir gruptur. Sınıf mücadelesi veren otorite-karşıtı iki örgüt olarak İşçi Dayanışma Hareketi (Workers’ Solidarity Movement - İrlanda) ve İşçi Dayanışma Birliği (Workers’ Solidarity Alliance – ABD) işçi sınıfının kendini sınıf tahakkümünden kurtarabilme ve böylece sınıf bölünmelerinin ortadan kalktığı yeni bir toplumsal yapı kurabilme potansiyeli olduğuna inanmaktadır. Alan MacSimoin’un sendikalizmi reddetmesine rağmen gerçekte WSA ve WSM’nin ortaklaştığı noktalar pek çoktur. Bunu ortaya koymaya çalışırken ilkin sınıftan ne anladığıma ve işçi sınıfının kendini özgürleştireceği yola dair düşüncelerime değineceğim. I. İki sınıf mı, üç sınıf mı? Sınıf toplumsal üretimdeki güç (iktidar) ilişkileri tarafından belirlenen toplumsal bir gruptur. Toplumda sınıfın temelini oluşturan gücü (iktidarı) sağlayan farklı yapılar olabilir. Toprağın, binaların ve diğer üretim araçlarının mülkiyetinin bir azınlık kapitalist sınıfın elinde oluşu bu yapılardan ilkidir. Bu azınlıktan olmayan geri kalanımız bu mülkiyet durumu yüzünden hayatta kalabilmek için zamanımızı bu azınlığa satmak zorunda kalırız. Marx bu mülkiyet ilişkisini sınıf ayrımının tek sebebi olarak görür. Burada hareketle kapitalizmde iki ana sınıf olduğunu iddia eder, işçiler ve kapitalistler. WSM bu iki-sınıf teorisini benimser: “sınıflar üretim araçları ile olan ilişkileri aracılığı ile tanımlanırlar; toplumun zenginliğinin üretildiği fabrikalar, makineler, toprak gibi doğal kaynaklar ile olan ilişkileri aracılığıyla. Her ne kadar serbest-meslek sahipleri[1] ve küçük çiftlik sahipleri gibi gruplar olsa da temel sınıflar işçiler ve patronlardır. Zenginliği ve değeri yaratan işçi sınıfının emeğidir. Patronlar üretim araçları üzerindeki mülkiyet ve kontrol hakları dolayısıyla kanunen bu zenginliğin sahibi olurlar ve onun nasıl bölüştürüleceğine karar verirler.” Bu yaklaşım gelişmiş kapitalizm için doğru bir tanımlama değildir. Mülkiyet gerçekten de son derece güçlü kapitalist sınıfın bu gücünün temelinde yatan etkendir. Ve küçük işletmelere sahip sınıfın daha küçük malvarlıkları da onların ellerindeki gücün altında yatan etmendir. Ancak çağdaş kapitalizm iş sürecini kontrol edebilmek için devasa işletme hiyerarşileri yarattı. Çağdaş kapitalizm devletin büyümesini gerekli kıldı ve devlet içinde de devlet işlerini yürütebilmek için benzer hiyerarşiler oluşturuldu. Süreç içersinde kapitalizm benim teknik-yönetici sınıf adını verdiğim üçüncü bir ana sınıf oluşturdu. Bu sınıf yöneticilerden, yöneticilere ve işletme sahiplerine danışmanlık yapan finans uzmanları, avukatlar, mühendisler, mimarlar, doktorlar gibi üst düzey uzmanlardan oluşur. Bunlar şirketler ve devlet içindeki emir komuta hiyerarşilerini oluşturan insanlardır. İşçilerin gündelik hayatta yüzleştikleri patronları çoğunlukla bu teknik-yönetici sınıftandır. Bu sınıfın kimi üyeleri küçük sermaye birikimlerine sahip olabilir ancak çoğunluğu emekleri ile yaşarlar. Toplumdaki bu ayrıcalıklarının kaynağında üniversite eğitimi, kimi ehliyetler, tanıdıklar, ya da birikmiş deneyim gibi şeyler yatar. Bu sınıfın gücü uzmanlık ve karar alma mekanizmaları üzerindeki göreli bir tekel kurmuş olmasından kaynaklanır. Bu sınıf kapitalist gelişimin üretim sürecini ve işbölümünü değiştirmesi sonucu oluşmuştur. Mesleklerin ve iş süreçlerinin, işçilerin ellerinden kavramsallaştırma yeteneklerinin ve özerkliklerinin alınması ve kontrolün yönetici hiyerarşide toplanması şeklinde yeniden düzenlenmesi, şirketlerin işçiler üzerindeki kontrollerinin artmasına, eğitim maliyetlerinin aşağı çekilmesine ve zor bulunan beceriler için ödemek zorunda oldukları ücret maliyetlerini azaltmalarına neden olur. Teknik-yönetici sınıf bir ölçüde işçi sınıfının sömürülmesine katılır, bu sömürüde bir ölçüde pay sahibidir, ancak üretim araçlarının sahipleriyle de bir çelişki içerisindedir – Enron’da olduğu gibi şirketleri yağmalayan ve batıran patronlar bu çelişkiye bir örnektir. İdarecilerle, patronlar arasında bir çıkar çelişkisi vardır ve bu dönem dönem mücadeleye dönüşür. Teknik-yönetici sınıfın önemli bir özelliği onun egemen sınıf olabilme potansiyelidir. Marksist-Leninist devrimlerin tarihsel anlamı budur. Bu devrimler kapitalist sınıfı bertaraf ettiler, kamu mülkiyetine dayalı ekonomiler inşa ettiler, fakat bununla beraber işçi sınıfı boyun eğdirilmeye ve sömürülmeye devam etti. Her Marksist-Leninist devrim bir teknik-yönetici sınıfı egemen sınıf haline getirdi. Bu türden yeni bir egemen sınıfın oluşması potansiyeline Bakunin’in öngörülü bir sözünde işaret edilmiştir. Bakunin, Marks’ın devlet yoluyla iktidarı alan bir “bilimsel sosyalizm” partisi önerisinin şu sonucu doğuracağı ikazında bulunur: “Bu yönetim bilimsel zekanın saltanat sürdüğü, gelmiş geçmiş en zorba, en despotik, en küstah ve en küçümseyici rejim olacaktır. Sahte bilginler oluşan yeni bir sınıf ve yeni bir hiyerarşi gündeme gelecektir, dünya, bilgi adına yöneten bir azınlık ile devasa ve cahil bir çoğunluk arasında ikiye bölünecektir.”[2] Bakunin’in kavrayışına rağmen geleneksel anarşizm hiçbir zaman bir teknik-yönetici sınıf teorisi geliştiremedi. Bu anarşistlerin Sovyet Birliğini yanlış bir şekilde “devlet kapitalisti” olarak nitelemeleri sonucunu doğurdu. İşçi Dayanışma Hareketi şöyle diyor: “1920’lerden beri anarşistler Rus ekonomisinin kapitalist olduğunu, çünkü bu ekonomide üreticilerin üretim araçlarından ayrılması durumunun sürdüğünü ve üreticilerin emeğine tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi bir egemen sınıfa akacak artı değerin el konması için düşük değer biçildiğini görmüşlerdir.” “Üreticilerin üretim araçlarından ayrılması” yalnızca mülkiyet ilişkisine işaret etmektedir. Bu nedenle WSM karar alma mekanizmalarının ve uzmanlığın tekelleşmesinin ayrı bir sınıf iktidarı temeli teşkil ettiğini görememektedirler. Ve dahası: “Sovyetler Birliğinde özel mülkiyetin olmaması sıkça Stalinist ülkelerin kapitalist olmadıklarının, bir tür yeni “post-kapitalist” mülkiyet rejimi olduklarının kanıtı olarak ileri sürülür.” Burada bir düzenin sınıf doğasını belirleyen şeyin mülkiyet sahipliği olduğunun varsayıldığına dikkat edelim. Gelecekteki bir devrimde teknik-yönetici sınıfın egemen sınıf haline gelmesini engellemek istiyorsak, bu sınıfa iktidar veren şeyin ne olduğuna ilişkin bir teoriye ve bu sınıfın gücünün çözülmesinin sağlamak için bir programa ihtiyacımız var. (Ben katılımcı ekonominin teknik-yönetici sınıfın iktidarının çözülmesi için bir program öne sürdüğünü düşünüyorum. Bu konuda “Katılımcı Ekonomi ve İşçi Sınıfının Kendini Özgürleştirmesi” makalemi inceleyebilirsiniz (http://www.parecon.org/writings/wetzel_emancipation.htm). Bu benim kendi görüşümdür, WSA katılımcı ekonomiyi özellikle desteklemez). Büyük toplumsal çekişmelerden ve mücadelelerden doğan yeni bir toplumsal düzenin doğası, o süreçte aktif olan toplumsal güçler tarafından belirlenecektir. Böyle bir toplumsal sürecin sonucu olarak ortaya çıkacak toplumun özyönetimli bir toplum olmasını garantiye almanın tek yolu, değişim için mücadele veren ana hareketlerin özyönetimli bir işleyişlerinin ve pratiklerinin olması ve böylece insanların toplumun kendisinin özyönetimli olabilmesi için gerekli olan eşitlikçi ve demokratik pratikleri ve alışkanlıkları geliştirebilmeleridir. İnsanların değişimi sağlama amacını güderken nasıl örgütlendikleri, yolun sonunda varılacak sonucun nasıl olacağının önemli belirleyicilerindendir. Devrimci bir süreçte faaliyette olan toplumsal güçlerin içlerinde pek çok “komünist” devrimde olduğu gibi yeni bir teknik-yönetici egemen sınıfın oluşumunun tohumlarını barındırmamalarını nasıl garanti altına alacağız? Bu sonucu engelleyebilmek için şirket benzeri hiyerarşilerden ya da uzmanlığı, bilgiyi ve karar almayı bir azınlığın elinde yoğunlaştıran eylemlerden uzak duran kitle örgütlerine ihtiyacımız var. Bir konuşmacı olarak açık, kendine güvenli ve etkili olmak gibi özellikler pratik ile geliştirilebilir, ancak kimileri toplumsal hareketlere ileri düzeydeki eğitimlerinden ya da diğer avantajlarından kaynaklanan bu tip avantajlarla gelirler. Hareketler kendi kendini eğitimi besleyen, harekette aktifleşen sıradan insanların yeteneklerini ve bilgilerini geliştiren eylem ve örgütlenme biçimleri geliştirmelidirler. Böylece bu sıradan insanlar kendi mücadele yollarının planını çizmede daha etkili ve başarılı olabilirler. II. Sendikalizm Nedir Sendikalizm işçi sınıfının sınıf tahakkümünden kurtulması için bir stratejidir, yani sendikalizm devrimci bir stratejidir. Sınıf mücadelesini içinden insanlığı kapitalizmin baskıcı yapılarından özgürleştirecek bir hareketin gelişeceği süreç olarak değerlendirir. Sendikalistler, Flora Tristan’ın sözleriyle “işçi sınıfının kurtuluşunun işçilerin kendilerinin gerçekleştirecekleri bir iş olması gerektiğini” savunurlar. Bu mücadelenin işçilere birlikte örgütlenmek ve patronlara karşı ortak eylemlere girişmek için bir motivasyon sağlayacağını savunuyoruz. Mücadele işçilere toplumsal güçlerini arttırabilmeleri için “sayılarından gelen güçlerini” kullanabilecekleri bir eylem alanı yaratır. Bu mücadele alanı ayrıca işçilerin kendilerini ezen sistemin doğası hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlayan bir hayat okulu vazifesi görür. Sendikalizmin temel görüşü işçi sınıfının katılımcıları tarafından yönetilen, özellikle üretim yerindeki mücadelelerden kökünü alan kitle örgütlenmeleri oluşturarak, kendini sömürücü sınıfın tahakkümünden kurtarabilecek eylemlilik, özgüven, birlik ve özörgütlülüğü geliştireceğidir. Hareketin kendisini özyönetimi üretimin üreticiler tarafından özyönetiminin ve toplumun halk tarafından doğrudan yönetiminin işareti ve garantisi olacaktır. Kitlelerin doğrudan iktidar sahibi oldukları, kontrolü ellerine aldıkları bir toplum yaratmak için bu özyönetim süreci kapitalizm içindeki mücadelelerin özyönetim pratiklerinde ortaya çıkmalı ve sağlamlaşmalıdır. Hiyerarşik kontrol biçimlerine hürmet etme ve teslimiyet alışkanlıklarını ancak böyle kırabiliriz. Geleneksel olarak sendikalizm işyeri merkezli hareketler, işçi kontrolünü hedefleyen hareketler, patronlara karşı verilen özyönetim mücadelelerini kapsar. Ancak özyönetimli kitle örgütleri oluşturulması stratejisi, işçi sınıfı mahallerinden yükselen, konut meselesine ilişkin mücadeleleri ya da ücretsiz toplu taşımacılık mücadelelerine de uygulanabilirdir. III. Eşitsiz Bilinç Her ne kadar işçi sınıfının kendisini sınıf tahakkümünden kurtarabilme kapasitesini geliştirebileceğine inansak da, bugünkü işçi sınıfı bugün geldiğimiz noktada bu kapasitesini gerçekleştirememiştir. Neden? Kimi anarşistler tahakkümcü düzenin yıkımını, şu an bile gerçekleşebilecek kendiliğinden bir isyan olarak düşünürler. Buradaki varsayım işçi sınıfının şu an boyun eğdirilişini kendiliğinden bir hareketle yere çalabilecek kapasiteye sahip olduğudur. Bu düşüncedeki sorun bu devrimin neden şimdiye kadar gerçekleşmediğini açıklayamamasıdır. Toplumsal baskı sistemleri kendilerini sınıf konumları ya da patriyarka[4] gibi toplumsal yapılar sayesinde her bireyin zihni, alışkanlıkları, beklentileri ve davranışlarını şekillendirerek süreç içersinde yeniden üretirler. Yeni türde bir tahakkümü yeniden yaratmayacak ve tahakkümü gerçekten altedebilecek bir devrimin, işçi sınıfının kendisindeki, insanlardaki uzun bir değişim dönemini gerektirmesinin nedeni budur. Toplumun işleyişini devralma kapasitesine sahip olmak için işçi sınıfı; özgüven, yönetim yetenekleri, özörgütlülük, ortaklaşma ve işçi sınıfına patronların toplum üzerindeki kontrolüne meydan okuma gücü ve arzusunu verecek vizyon ve değerleri geliştirmek zorundadır. İşçi sınıfı bu şekilde gelişirken egemen kültüre, kapitalist toplumsal düzenin siyasetine ve kurumlarına karşı kendi karşı-kültürünü (Antonio Gramsci’nin sözleriyle) yaratacaktır. İşçiler kendilerini ezen sistemi ne kadar anlamaktadırlar? Değişim için gerekli olan güce ilişkin kavrayışları nedir? Değişiklik yapmayı ne kadar arzulamaktadırlar? Bu şeyler bireyler arasında farklılık gösterir. Hem de sınıfı bir bütün olarak ele aldığımızda zaman ve mekanda farklılıklar gösterir. “Bilinç” eşitsizdir ve hem bireylerde hem de bir bütün olarak sınıfta gelişme potansiyelini taşır. İnsanlar onları ezen iktidar yapısını onunla mücadele ederek öğrenebilirler ancak. İnsanlar mücadeleye bir kez giriştiler mi, mücadelelerini daha etkin kılmak için gerekli olan yetenekleri kazanma ve bilgileri öğrenme motivasyonu edinirler. İnsanlar eğer kendilerinin ve başkalarının hakları için mücadele etmeye gönüllü insanlar görmezler, patronlara karşı çıkışlar görmezler ise, ortak eylemi çevrelerini saran toplum ile mücadele etmenin bir yolu olarak görme eğilimine girmezler. Herkesin “kendi başına olduğu” düşüncesini edinirler. Büyük ölçekli hareketlerin gelişimi işin içinde olan insanlara daha fazla güç verir ve bu sıradan insanların düşüncelerini değiştirir, çünkü bu hareketler sayesinde dünyayı değiştirebilecek bir gücün oluşturulabilme olanağının var olduğunu görürler. Ve insanların mümkün olduğuna kanaat getirdikleri değişimin büyüklüğü, diğer insanların mücadele etmeye ve birbirlerine destek olmaya ne kadar hevesli olduklarına bağlıdır. WSM işçi sınıfının devrimci olamayışının sebebinin “onları kapitalizme bağlayan fikirlerin” varlığı olduğunu söylüyor. Bu sözde elbette ki doğruluk payı mevcuttur. Ancak anarşist militanlar (ve egemen kapitalist sistemin diğer muhalifleri) tarafından propaganda edilen “fikirleri” keşfetmemiş oluşları, işçi sınıfının devrimci olmamasının tam bir açıklaması olamaz. Eğer çalışan insanlar bir tür etkisizlik hissi içerisindeler ise, düzeni değiştiremeyeceklerini düşünüyorlarsa, bizim onların toplumu tümden değiştirebilecek güce sahip olduklarına dair iddialarımıza karşı kötümser olacaklardır. Güçlerinin olmadığı hissederlerken işçiler, anarşist düşünceleri “güzel fakat gerçekdışı” bulacaklar, ciddiye alınıp, uyarınca hareket edilecek düşünceler olarak görmeyeceklerdir. Bir başka deyişle, açıklama geliştirmemiz gereken konu çalışan insanların neden devrimci düşüncelerle bir şekilde tanıştıklarında onlara dair daha fazla şey öğrenmeye heveslenmedikleridir. Bugün ABD’deki pek çok işçi etraflarındaki şeyleri değiştirme yeteneklerine karşı hayli kötümserdir. Kaderci bir “düzeni biz mi değiştirecez?” tutumu hayli yaygındır. Bunun sebebi insanların her şeyden hoşnut olmaları değildir. Son otuz yıldır ABD’deki ağır bir yaşam beklentisinin yaygınlaşması, düşük ücretlerin ve diğer iş koşullarının daha da kötüleşmesi bir hayli hoşnutsuzluk ve öfke yaratmıştır. Kötümserliğin ve kaderciliğin kökeninde yatan son dönemde başarılı ortak eylem deneyimlerinin yaşanmaması ve emekçilerin “kendilerinin” olduğunu düşündükleri örgüt biçimlerinin bulunmayışıdır. (Dan Croteau’nun son kitabı “Politics and the Class Divide” – Siyaset ve Sınıf Ayrımı- bu konuyu yazarın çalıştığı büyük posta dağıtım merkezindeki işçilerin gözünden iyi bir şekilde anlatmaktadır.) Sendikaların hiyerarşik yapısı bu duruma katkı sunar. ABD’deki ulusal sendikalar ve büyük birleşmiş yerel sendikalar, patronlarla yapılan pazarlıkları, şikayetlerin ele alınmasını kontrol eden ve altındakilerle bir sosyal hizmet ilişkisi kuma eğilimindeki bir ücretli memur ve görevliler hiyerarşisinden ibaret olan “profesyonel temsilciler” tarafından yönetilmektedir. Patronlara karşı daha bağımsız ve militan bir duruş sergileyen yerel sendikalar sorumluların engellerine takılıp etkili eylemler gerçekleştirememektedirler. Bir örnek vermek gerekirse, San Francisco Uluslar arası Havalimanı’nda çalışan 600 göçmen bagaj kontrolcüsünün kendilerinin örgütlediği bir kampanya, Bush çetesinin onları ABD vatandaşları ile değiştirmeleri tehdidine karşı bir grev gerçekleştirme noktasına ilerliyordu. Grev havalimanını kapattıracak bir eylem olacaktı. Bu hareket SEIU[5]’nun resmi bir görevlisi tarafından, sendikanın illegal bir grev başlatmakla dava edileceği gerekçesiyle engellendi. 600 kontrolcü mücadele etmeden işlerinden oldular. Başka durumlarda yerellerin gereğinden fazla militanlaştıklarına karar kılındığında, AFL-CIO[6]’nun ulusal sendikaları adına mütevellilik denen bir diktatörlük kurma yetkilerini kullanırlar - bu yerel sendikaların seçilmiş görevlilerini kovar ve atanmış bürokratlar yoluyla yerel birimin kontrolünü ele alırlar. Özörgütlü mücadelenin ve ortak militan eylemin bir aracı olabilecek “kendilerinin” olan bir örgüte sahip olmaları için işçiler doğrudan kendilerinin yönettikleri endüstriyel örgütler geliştirmeliler. Özyönetimli sendikacılığın İşçi Dayanışma Birliği’nin programının temeli olmasının nedeni budur. Doğrudan işçiler tarafından kontrol edilen örgütler işçilere, kendilerinin olan bir şeyi kontrol ederek güven kazanmaları olanağını sağlar ve ortak eylemin gelişmesini teşvik eder. Bu önlemler ABD’deki işçi sınıfının bilincinin değişimi için zorunludur. Kimi anarşistler ve sendikalistler yüzde yüz kapitalizm karşıtı bir programa sahip yüksek düzeyde ideolojik sendikaların kurulması gerektiğini vurgularlar. Anarşist komünist bir programa tam olarak bağlılık taşıyan Arjantin Bölgesel İşçi Federasyonu (FORA), bu temelde kurulmuş büyük bir sendikaya örnektir. FORA politik ve sendikal örgütlenmelerin birbirinden ayrı olmasına gerek duymamıştır. Bu duruma kimi zaman tek örgüt teorisi adı verilir ve Güney Amerika’da forismo olarak adlandırılır. Bu sendikalistlerin çoğunun, devrimci eylemcilerin sendikalardan ayrı politik bir örgütlenme kurmalarını anlamsız bulduğu doğrudur. Ancak MacSimon yanlış bir şekilde tarihteki ve bugünkü tüm sendikalistlerin bu görüşü savunduğunu düşünüyor. WSA her zaman tek örgüt teorisini reddetmiştir. WSA kendisini bir sendika ya da gelecekte sendikaya evrilecek bir örgütlenme olarak değil, otorite-karşıtı eylemcilerin politik örgütü olarak tanımlar. Tarihsel bir örnek vermek gerekirse, Özgürlükçü Turin Grubu[7] Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Turin işçi hareketi içindeki bir grup anarko-sendikalist eylemcinin oluşturduğu politik bir gruptu. Gramsci ve başka Sosyalist Parti eylemcisi ile birlikte fabrikalardaki Turin işçi temsilcileri konseyi hareketini geliştirmeye uğraştılar. Bu FIOM’un -İtalyan metal işçileri sendikası- sosyal demokrat bürokrasisine karşı gelen bir taban hareketiydi. Söz konusu hareket farklı sendikalara mensup ve farklı ideolojilere sahip işçileri açıkça devrimci amaçlarla, işçilerin üretimin kontrolünü ele geçirmeleri için birleştirmeye çalışan bir hareketti. Tabandan gelen konsey hareketi FIOM’un Turin’deki büyük şubesini ele geçirince ve onu tabanın kontrolünü sağlayacak şekilde yeniden yapılandırınca taban Özgürlükçü Turin Grubu’nun bir üyesini, Pietro Ferrero’yu yenilenmiş sendikanın sekreteri seçti. Bunun en azından bir sebebi, Ferrero’nun tabanın özyönetimine olan bağlılığı idi (benim “1920 İtalya Fabrika İşgalleri” (The Italian Factory Occupations of 1920) adlı makaleme bakınız: http://www.workersolidarity.org/ital1920.html). Bu örnekte Turin anarko-sendikalistleri kendilerini küçük ve ideolojik olarak anarşist bir sendika kurarak ayırmak yerine, resmi sendikayı yeniden yapılandırmayı hedefleyen daha geniş bir muhalif taban hareketi içinde çalışmışlardır. Aynı zamanda kendi politik örgütlerini de kendi perspektiflerini ifade etmek amacı ile sürdürmüşlerdir. Yüzde yüz devrimci ve kapitalizm karşıtı bir programa sahip küçük ve ideolojik “devrimci sendikalar” kurma stratejisi şu soruyu yanıtsız bırakır: işçiler nasıl olup da sınıfları için devrimci bir yönelişi benimser hale gelecekler? (ABD’deki Anarko-Sendikalist Dergi şu anda ABD’de, yüzde yüz kapitalizm karşıtı olan “devrimci sendikalar” kurma programını savunan sendikalist bir gruptur. WSA’nın bu strateji ile olan uyuşmazlığı WSA ve Anarko-Sendikalist Dergi arasındaki uzun süredir varolan bir uyuşmazlığın parçasıdır.) Yanıtsız kalan bir diğer soru AFL-CIO sendikaları içindeki işçiler için ne tür bir strateji geliştirileceğidir. İşçi sınıfı mücadelesinin gelişmesi için kurgulanan bir strateji, hiyerarşik AFL-CIO sendikalarında örgütlenmiş olan geniş sayıdaki işçi kitlesi için bir şey söylemedikçe eksik kalacaktır. Sınıf içinde bir öz-gelişim sürecinin yaşanması zorunludur. Kolektif eylemin düzeyi, bilincin dönüşümü üzerinde önemli etkiye sahiptir. İnsanlar daha fazla insanın birbiriyle dayanışmak için harekete geçmeye gönüllü olduğunu gördükçe ve kendilerinin de yapabilecekleri eylemlerin örneklerini gördükçe, kolektif eylemi kendi koşullarını iyileştirmek için bir yol olarak görme konusunda cesaretlenir. Sınıfın gücünün gelişmesi emekçi insanların varolan düzene meydan okurken ne kadar ileri gidebileceklerine dair algılamalarını doğrudan şekillendirir. Dayanışma pratikleri, işçiler arasındaki ilişkilenmelerin genişlemesi gibi pratikler yine aynı sebepten ötürü sınıf bilincini şekillendiren başka kilit faktörlerdendir. Bu bir gelişim süreci olduğu için, insanların daha başlangıçta yüzde yüz devrimci bir anlayışla işe koyulmalarını bekleyemeyiz. Başlangıçtan yüzde yüz devrimci bir programa bağlı küçük, ideolojik sendikalar kurma fikrine karşı çıkmamızın sebebi bu. Hali hazırda kapitalizme yüzde yüz alternatif bir görüş geliştirmiş bazı eylemciler olacaktır, ama çoğunluk bu görüşü benimsemeyecektir. Zamanla işçi hareketinin radikalleşmesi geniş sayıdaki insanın devrimci, kapitalizm karşıtı bir perspektifi benimsemesi sonucunu doğurabilir. Özyönetimci sendikacılık -sıradan ve “alt” düzey katılımcılar tarafından kontrol edilen kitle örgütleri- sınıf için bir geçiş programıdır, çünkü bu türde bir örgüt işçiler için mücadeleyi kontrol edebilecekleri bir buluşma noktası, kendilerinin olduğunu hissettikleri bir örgüt işlevi görür. Böylece özgüvenlerini geliştirebilir, bir şeyi demokratik bir şekilde kendi başlarına idare etmeyi öğrenir ve mücadele ettikleri kapitalist iktidar düzeninin içyüzü hakkında daha fazla fikir sahibi olurlar. Bu şekilde kendilerini saran düzeninin radikal bir eleştirisini verebilmeleri ihtimali doğmuş olur. Ancak bu bir kesinlik değil olasılıktır. Kimi durumlarda AFL-CIO sendikaları içindeki işçilerin yerel şubeyi öz-yönetimli bir şube haline getirmeleri mümkün olabilmektedir. Kimi durumlarda isyan edip, AFL-CIO bürokrasisinden kopup kendilerinin doğrudan kontrol ettikleri örgütlenmeler yaratmayı zorunluluk olarak görürler. AFL-CIO sendikalarının yerleşmiş olmadıkları işyerlerindeki işçiler için, AFL-CIO’dan bağımsız yeni, özyönetimli sendikalar kurma olanağı vardır. Bir süre sonra, belli sayıdaki radikal ve özyönetimli sendikanın bir araya gelip yeni ve özyönetimli bir federasyon kurmalarını öngörebiliriz. ABD sendikacılığı ancak geniş alana yayılmış grevlerin yapıldığı, yeni eylem ve örgütlenme biçimlerinin ortaya çıktığı büyük kalkışma dönemlerinde önemli ilerlemeler kaydetmiştir. İşçilerin patronlara karşı daha etkili biçimlerde örgütlenme yolları arayışı içersinde oldukları böylesi dönemlerde özyönetimli örgütlenme biçimlerinin yaygınlaştıklarını görürüz. (Azalan ücretler, sendikaların kırılması ve iş saatlerinin artması, bunların tümü bugün ABD işçi sınıfının hoşnutsuzluğunun artmasına sebep olmuştur. Bir dizi işçi eylemcisi yeni bir işçi isyanı patlamasının koşullarının uygun olduğunu düşünmektedir. Dan Clausen’in yazdığı “Yeni bir Kabarma? (New Upsurge)” kitabına bakınız) Bunların tersine WSM hiyerarşik sendikalardan kopuşu onaylamamaktadır: “Kopuş sonucunda oluşan sendikalar uzun dönemde alternatif sağlamazlar, çünkü kendi kopuşlarına sebep olan sorunlar yeni sendikada da ortaya çıkar” (bkz. WSM’nin sendikalar üzerine yazdığı tavır bildirisi -http://struggle.ws/ppapers/unions.html-). Sendikaların bürokratlaşmasına yol açan eğilimlerin, işçilerin oluşturdukları yeni sendikalarda da oluşabilecekleri hatta oluştukları kesinlikle doğrudur. Bu eğilimlerin her zaman galip gelecekleri ise kesin değildir, çünkü toplumun daha genel eğilimlerine bağlıdır. Bize göre işçilerin doğrudan taban tarafından kontrol edilen özyönetimli kitle örgütleri oluşturmaya çalışmamaları gerektiği sonucunu çıkarmak bir hatadır. AFL-CIO’nun ulusal sendikalarından kopma taktiği işçilere bu türden bir örgütlenmeye gitme olanağı verir. Tabanın patronlara karşı olan mücadelesini kontrol edebilmesini mümkün kılan işyeri kitle örgütleri kurma konusunda WSM’nin nasıl bir alternatif gösterdiği bizce açık değildir. İşçi sınıfının kendisini sınıf tahakkümden kurtarabilmesi için yapması gereken kendi kitle örgütlerini oluşturmaktır. Bu örgütlerle toplumsal değişim yolunda bir planı uygulamaya sokabilir ve özyönetimin işleyeceği yeni bir toplumsal düzeni yaratabilir. Özyönetimci sendikalizm WSA’nın bu amaçla benimsediği geçiş programıdır. Ancak mücadelenin özyönetimi her şey değildir. Farklı işçi grupları arasındaki dayanışma, ırkçılığın etkileri ile baş edebilme becerisi ve şirketlerden, hükümetten ve politikacılardan bağımsız olabilme becerisi, sınıfın daha etkili bir mücadele gücü ortaya koyabilmesinin diğer önemli etkenlerindendir. Irkçılık Amerikan toplumunun yapısal bir niteliğidir. Irkçılık sadece bir “fikirler” yığını değil, kültürün içine işlemiş bir toplumsal pratikler yığınıdır. Irkçılık karşıtı mücadeleler çok önemli ve belirleyicidir. Kapitalizm karmaşık bir tahakküm sistemidir, sınıf temelli tahakküm biçimi gibi ırk ve cinsiyet temelli de tahakküm biçimleri mevcuttur ve bunlara karşı mücadeleler oluşmuştur. Emekçilerin mücadelesi sadece iş yerlerinde değil, hayatlarının diğer alanlarında da gelişir, kiracıların ev sahiplerine karşı verdikleri ya da ücretsiz toplu taşıma talepleri için yapılan mücadeleler gibi. Sendikalist anlayış, yani toplumun özyönetiminin habercisi olan katılımcıları tarafından özyönetimci bir şekilde idare edilen kitlesel mücadele örgütlerinin oluşturulması fikri, işyerinin dışındaki alanlara da uygulanmak üzere genişletilebilir. İşçi grupları mücadelelerini güçlendirmek için işbirliği yapmaya yöneldikçe tek bir sektörü, bölgeyi ya da mücadele alanını aşan birlikleri yaratırlar. Bu bir araya gelişler tüm işçi sınıfını etkileyen sorunları çözmeye yönelmek, tüm sınıfı kapsayan bir program üzerinde konsensüs sağlamak ve dayanışmayı geliştirmek için gereklidir. WSM’nin dokümanlarında belirsiz kalan noktalar, sınıfın kendi mücadelelerini kendisinin idare etmesini sağlayacak araçları nasıl oluşturacağı ve hem kapitalist sisteme tümden meydan okuyabilmek, hem de kendisinin iktidarı ele aldığı alternatif bir toplumsal düzeni kurabilmek için gerekli olan kitle örgütlerini nasıl geliştireceği sorularıdır. WSM işçilerin sanayide sınai ağlar oluşturmasını öneriyor. Bu iyi bir şey fakat bu ağlar ne yapacaklar? İşçiler kolektif çıkarlarını ilerletmek için mücadele araçlarına ihtiyaç duyarlar. Eğer işçiler toplumu özyönetim yolunda devrimcileştirmek için bir hareket oluşturma noktasında iseler, kendileri de özyönetimle işleyen kitle örgütleri kurmak zorundadırlar. WSM bu noktayla hem fikir mi? IV. Politik Örgütlenme Emekçilerin işyerleri ve mahallelerdeki kitle örgütleri bugünden yüzde yüz devrimci ve kapitalizm karşıtı bir tutumları olmayacağı için, işçi sınıfının özyönetimli bir toplumu nasıl kurabileceğine dair bir görüşü olan otorite karşıtı eylemciler için ayrı bir örgüt kurmanın zorunlu olduğuna inanıyoruz. Bir başka deyişle sınıf içindeki eşitsiz bilincin bugünkü anlamı, kapitalizmi özyönetimci bir toplumla değiştirme ihtiyacını ve olanağını görenlerin azınlık oluşudur. Otorite karşıtı eylemcilerin, işçi sınıfı içindeki “fikirsel tartışmalarda galip gelmek”, savunduğumuz alternatif daha açık ve gözle görülür hale getirebilmek için ve toplumsal hareketlerdeki etkimizi arttırmak için kendilerinin örgütlenmesinin zorunluluk olduğu konusunda WSM ile hem fikiriz. Söylediğimiz gibi: “otorite karşıtı eylemcilerin oluşturacağı bir örgüt, sendikalar gibi acil mücadelelere odaklanmaya meyilli ve genel olarak farklı görüşlerden insanları bir araya getiren kitle örgütlerinde pek bulamayacağımız kapsamlı bir kapitalizm karşıtı vizyonu sunacaktır.” (İşçi Dayanışma Birliği hakkında Sıkça Sorulan Sorular)[8] Etraflarında gördükleri kapitalizmden başka bir düzenin kurulabileceği bir geleceğin mümkün olduğuna pek az işçinin inanıyor olması bugünkü düzene karşı olan direnişin altını oyuyor. Özyönetimli topluma, bugün varolan çeşitli tahakküm biçimlerinin ötesindeki bir topluma dair inandırıcı ve güven verici bir vizyon ve o toplumu kurma yoluna dair bir strateji inancı ve eylemi tetikleyebilmesi açısından önemlidir. Bugün varolanın ötesinde bir gelecek tasarlayabilme, bunu başka insanlara aktarabilme ve bunu gerçekleştirmek için gerçek yaşamda bir yol gösterebilme kapasitesi, en önemli liderlik özelliklerinden biridir. Bu devrimci bir azınlığın önerebileceği türden bir “liderliktir”. Otorite karşıtı militanların oluşturduğu disiplinli ve demokratik bir örgütün devrim için sendikalist bir stratejinin savunucuları olmamaları için hiçbir sebep yoktur. MacSimon sendikalizm ile devrimci politik örgüt arasında bir çelişki olduğunu düşünmekte hatalıdır. Leninistler devrimci ve kapitalizm karşıtı görüşlere sahip azınlığın – “öncünün”-, kendisini toplumsal değişim hareketinin yönetim hiyerarşisi olarak kabul ettirmek için, hareketler içinde iktidarı ele geçirmek üzere örgütlemesi gerektiğine inanırlar. Bu örgütün amacı bir toplumsal kriz döneminde kitle hareketini kullanarak devlet iktidarını ele geçirmektir. Bundan sonraki amacı devlet hiyerarşisini kullanarak yukarıdan aşağıya programını uygulamak için devlet gücünü kullanmaktır. Bu anlayış uyarınca “öncü parti” ve emekçi kitleler arasında kurulan ilişki, özünde bir teknik-yönetici sınıf iktidarı ilişkisidir. Marksist Leninist devrimlerin teknik-yönetimci bir üretim biçimi kurmuş olmaları tesadüf değildir. Bize göre, anti-otoriter militan azınlığın rolü kendi kendini yöneten kitle örgütlenmelerinin örgütlenmesine yardımcı olmak ve sıradan işçiler arasında liderlik yeteneklerinin ve inisiyatifin gelişimine destek olmaktır. Hedefimiz hareket üzerinde kendi iktidarımızı inşa etmek için hareketteki uzmanlığı ve karar almayı tekelleştirmek değil hareketlerdeki hiyerarşik eğilimlere karşı mücadele etmektir. Uzun dönemli amaç devrimci azınlığın sınıf adına “iktidarı ele geçirmesi” değil, yönettikleri kitlesel özyönetim kurumları yoluyla kitlelerin kendilerinin iktidarı ele geçirmeleridir. Sınıf devrime doğru ilerlerken ve kendisini bir karşı-hegemonik güç olma yönünde geliştirirken, daha da fazla sayıda işçi sürecin etkin faktörleri olma kapasitesi ve iradesini geliştirirken “öncü” ve kitle arasındaki ayrım ortadan kalkma yönünde ilerlemelidir. V. Politik İktidar İşçi sınıfı çeşitli kitle örgütleri yoluyla toplum üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırır ve ekonomik düzen ile toplumun kurallarını yeniden şekillendirirken, bu süreci toplumun bir bütün olarak kendisini doğrudan yönettiği bir tabana dayalı bir yapı yaratmadan tamamlayamaz. Toplum temel kuralları koyacak ve onların uygulanmasını garanti altına alacak, anlaşmazlıklara hakemlik edecek ve herhangi bir silahlı saldırıya karşı koyacak kurumlara ihtiyaç duyar. Toplumun temel kuralları koyduğu, uyguladığı ve kendini yönettiği her türden yapıya ben siyasa (polity) adını veriyorum. Devlet bir siyasa türüdür ama olanaklı olan tek siyasa biçimi değildir. Devlet özel şirketlere benzer bir emir komuta zinciri hiyerarşisi biçiminde örgütlenmiştir. Devlet kurallarını uygulatmak için emri altında hiyerarşik olarak kontrol edilen silahlı insan gruplarına sahiptir. Bu hiyerarşik yapı devleti kitlelerin gerçek kontrolünden uzak tutar. Devletin egemen sınıfların çıkarlarını koruma ve geliştirme rolünü icra edebilmesi açısından bu uzak tutma devlet için zorunludur. Devletin bu rolü, sınıflı toplumun geçirdiği pek çok değişimler boyunca onun yeniden yaratılmasının sebebini açıklar. Ekonomik ve toplumsal özyönetime dayalı bir toplum kendisini korumak için uygun türden bir siyasaya ihtiyaç duyar. Böyle bir siyasa doğrudan ve katılımcı demokrasiye dayanmak zorundadır. İşçi sınıfının toplumu yeniden kurması ve kitlelerin doğrudan iktidarı kazanmaları için politik iktidarı ele geçirilmek zorundadır. Bu yüzden bir işçi sınıfı devriminin başarılı olması için, devletin dağıtılmasının ve toplumun kendi kendisini doğrudan yönetiminin yeni kurumlarının yaratılmasının zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Kitlelerin toplumu kontrol edebilmesinin ve devrimi koruyabilmesinin başka bir yolu var mı? “İktidarı almak” kavramını Marksistlerin kullandığı doğru. Fakat Marksist kavramın genelde ifade ettiği şey politik parti liderlerinin devletin kontrolünü ele almaları anlamına gelir. Bu yöntemi reddetmemiz, bizi kitlelerin politik iktidarı tabana dayalı kendi kurumlarıyla ele geçirmeleri alternatifine karşı körleştirmemeli. MacSimon’a göre sendikalist strateji “devrimin esas unsurunun işçilerin tarlaları ve fabrikaları ele geçirmesi olduğunu iddia ettiği için apolitiktir. Bunun ardından devletin ve egemen sınıfın tüm diğer kurumlarının yıkılıp gideceğine inanır. İşçi sınıfının politik iktidarı ele geçirmesinin zorunluluğunu kabul etmez.” Sendikalizmin politik örgütün ya da devrimci süreç içerisinde politik iktidarın kitleler tarafından ele geçirilmesine karşı olduğunu düşünmüyorum. Tarihçi Richard Hyman geleneksel sendikalizmin daha farklı bir tanımını öneri. Sendikalizm “kendiliğinden özeylemliliğe, yerel özerkliğe ve partilerden bağımsızlığa vurgu yapar. Bu bağımsızlık politik hedeflerin reddedilmesi anlamına gelmez. Sendikalizmin pek çok ülkede görülen ‘politik olmayan’ birlikçilikten[9] farkı budur. Bunun tersine devrimci sendikalizm, doğrudan eylemin isyancı potansiyeline güveni, sosyalizmin devletçi versiyonlarına düşmanlığı ve politikacıların hileleri ve ortayolculuklarının militan sendikacıların devrimci şevkine ihanet edeceği düşüncesini temsil eder.” (Richard Hyman, Understanding European Trade Unionism[10], p.23) Politik partileri, seçimlere girmeyi ve devletin kontrolünü hedeflemeyi reddetmek; devletin yerine bir siyasanın, toplumun tümünü kapsayan bir idarenin geçirilmesinin gereksiz olduğunu söylemek anlamına gelmez. Ancak “apolitiklik” kimi insanlar tarafından MacSimon’un eleştirdiği biçimiyle ele alınmıştır (yazının sonraki bölümüne bakınız). Ben basitçe geleneksel sendikacılığı taklit etmemiz gerektiğini iddia etmiyorum, geçmişin hatalarından dersler çıkarmalıyız. Ancak bunu yapabilmek için de geçmişte ne olduğunu doğru bir şekilde bilmemiz gerekir. WSM ile uzlaştığımız nokta iktidara dair bir kafa karışıklığının İspanya devriminin yenilmesinde önemli bir rol oynadığıdır. Ben bu kafa karışıklığının kökünün geleneksel anarşizmde olduğunu düşünüyorum. Anarşistler çoğu zaman, tahakkümden özgürleşmenin yeni bir politik iktidar yapısını gerektirdiğini görmekte pek tutarlı olamamışlardır. Kimi zaman anarşistler toplumun tümünü kapsayan hiçbir öz-idare ya da öz-yönetim kurumunun bulunmadığı bir toplumun var olabileceği fikrini ileri sürerler (Örneğin, Michael Taylor, Community, Anarchy, and Liberty[11]). VI. İspanya Yenilgisi MacSimon İspanya örneğini ele alıyor, bu örneğe biz de bir göz atalım. Temmuz 1936’da sendikalist CNT sendikalar federasyonunda örgütlü işçiler (polisin de ortaya koyduğu ciddi bir destek ile) Barselona’nın sokaklarında İspanya Ordusu’nu yenilgiye uğrattılar. Bu zaferi izleyen haftalarda kendi öz-yönetimli sendika ordularını kurdular ve üretim araçlarının kontrolünü devraldılar. Katalonya’daki bölgesel hükümeti devirerek devrimi sağlamlaştırdılar. Barselona’daki sokak savaşının bitiminden sonra 21 Temmuz’da CNT’nin bölge sekreteri Mariano Vazquez ne yapılacağına karar vermek için bir sendika konferansı çağrısı yaptı. Anlaşılan o ki, Vazquez İspanya hükümeti il başkanı Luis Companys’in İspanya ordusuna karşı savaşan tüm milisleri koordine etmek için bir “Anti-faşist Milisler Merkez Komitesi” kurulması önerisini kabul etme eğiliminde idi. Böyle bir hareket hükümetin varlığının sürdürülmesini kabul etmek demekti. CNT içindeki devrimci anarşistler çoğu zaman idari pozisyonlar için yapılan seçimlere katılmazlardı. Tutumları şu yöndeydi: öyle bir sendika kurmuşlardı ki temel karar alma organları kitlesel meclislerdi, bu durumda idari görevlerde kimin olduğu ne fark ederdi? Ancak bu hatalı bir tutumdur, çünkü idare kritik bir durumda karar alma mekanizmasını çarpıtabilir. Bu örnekte olan tam da budur. İyi tanınan anarşist militanlar bölge sekreteri koltuğunu istemedikleri için bu görev Federica Montseny tarafından önerilern Mariona Vazquez’e veridi. Montseny bir yazardı, babası Juan Montseny büyük bir yayınevi kooperatifi olan Ediciones Revista Blanca’yı kurmuştu. Hem Federica hem de CNT’nin kilit Temmuz toplantısının bir başka katılımcısı Sinesio Garcia (Abad Diego de Santillan takma ismini kullanırdı yazılarında) bu yayınevinde çalışmaktaydılar. Stuart Christie, Vazquez’in Montseny’i çevresinden yakın arkadaşlarını toplantıya davet ettiğini, böylece bu bağımsız entelektüellerin Company’nin önerisine nasıl cevap verileceğine dair toplantıda gereğinden fazla temsil hakkı kazanmış olduklarını iddia eder. Juan Garcia Oliver anılarında Montseny ve onun çevresini “sendikalizm karşıtı anarşistler” olarak nitelendirir (Stuart Christie, We, the Anarchists[12], p. 104) O toplantıda CNT içindeki bazı sendikalistler “o ana dek hiç bu kadar umut verici olmamış bu ortamda toplumsal devrimi ilerletmeyi” savundular. Juan Garcia Oliver’in ve Bajo Llobregat’tan (Barselona’nın güneyindeki mavi-yakalı sanayi bölgesi) gelen delegasyonun da dahil olduğu bu grup bölgesel hükümeti, yeni toplumsal düzeni savunmak ve birleşik bir emekçi milisini idare etmek için, bölgedeki tüm sendikalara karşı sorumlu olacak bir bölgesel Savunma Konseyi ile değiştirmeyi önerdi. Önerdikleri şey açıktır ki, emekçi sınıf tarafından kontrol edilen yeni bir siyasanın temelini atmak idi. CNT’nin özgürlükçü komünist programını uygulamaya koymak için bir fırsat yaratılmış olduğunu düşünüyorlardı. Bu program CNT tarafından sadece iki ay önce Zaragoza Kongresi’nde kabul edilmişti. Bu programda öz-yönetimli bir toplumun temel yapı taşları olarak, emekçilerin işyerlerindeki birliklerinin – emekçi konseyleri-, mahalle meclislerinin ve bunların şehirlerdeki, bölgelerdeki ve nihayet tüm ülke çapındaki federasyonlarının kurulmasını ortaya koyuyordu. Mahalle meclisleri tüketicilerin isteklerini bildirmelerinin mekanizması olacak ve sanayiler sınai federasyonları tarafından yönetilecekti. Bölgesel ve ulusal düzeyde yapılacak tabandan gelenlerin katıldığı kongreler temel kuralları koyacaktı. Toplum-çapında kurallar koyan, özel bir ekonomik yapıyı empoze eden ve bu toplumun düzenini savunmak için silahlı bir milis kuran bir çerçeve açıktır ki bir siyasadır. Bu politik ve ekonomik yapıyı kurmak demek kitlelerinin toplumdaki iktidarı ele almaları demektir. Barselona’da Temmuz 1936’da CNT içindeki tartışmalarda Federica Montseny ve onun yakın çevresi, varolan hükümetin bir savunma konseyi ile değiştirilmesine bunun bir “anarşist diktatörlük” olacağı gerekçesiyle karşı çıktılar ve ne yazık ki o tartışmada galip geldiler. Montseny çevresinin “iktidar karşıtlığının” kökü geleneksel anarşizmin derinliklerinde yatar. Katalonya’daki işçilerin çoğunluğunun CNT’ye üye idi ve bir Savunma Konseyi diğer sendikalara da temsil hakkı verecekti. Bu düzen nasıl bir “diktatörlük” olarak adlandırılabilir ki? Elbette ki patronlara kaderlerini zorla kabul ettireceğiz. Bir proleter devriminin yaptığı tam da budur. Emekçi sınıf, toplumun idaresini devralmadan, kendisini tahakkümden özgürleştiremez ve bunun anlamı “iktidarı almak”tır. CNT’nin hükümeti devirmeme yönündeki kararının arkasındaki tek argüman bu değildir. Abad Diego de Santillan, Halk Cephesi hükümetinin İspanya’nın altın rezervlerinin bir bölümünü Katalonya’ya aktarması yolunda oyuna getirmek için, resmi hükümetin varlığını görünüşte sürdürmesine müsaade etmeleri gerektiğini, CNT’nin milis birliklerini güçlendirmek için bu altınlara kesin olarak ihtiyaç duyduğunu savunur. De Santillan’ın, İngiltere’nin kıyıya bir çıkarma yaparak müdahalede bulunma olasılığından korktuğu anlaşılıyor. Gerçekte De Santillan’ın tutumu safçadır. Madrid’deki liderler, Katalonya’daki hakimiyetin arkasındaki gerçek iktidarın anarşistler olduğunun farkındaydı ve altın talebini reddetti. Anarşistler en büyük güce sahip oldukları Katalonya’nın sanayileşmiş bölgesinde, emekçi sınıfı devletten ayrı bir biçimde birleştiren bir tabana dayalı yapı kurmama hatasına düşerek, Cumhuriyetçi devlete teslimiyetlerini kaçınılmaz hale getirdiler. CNT üye kitlesinin büyük bir bölümü, faşist ordu ile girişilecek bir ölüm kalım mücadelesinde sosyalist sendikalarla birleşmekte ısrarcıydılar. Bu birleşme Halk Cephesi partilerinin savunduğu gibi Cumhuriyetçi devlet üzerinden liderlerin birliği şeklinde mi, yoksa yeni özyönetim kurumları üzerinden emekçilerin birliği şeklinde mi olacaktı? Katalonya’da hükümeti, emekçilerin politik iktidarını oluşturacak yeni kurumlarla değiştirmeme hatasına düşerek anarşistler kendilerini, Halk Cephesi stratejisini izleme yönündeki büyük baskıya karşı koyabilecekleri hiç bir yolun kalmadığı bir durumda buldular. “İktidarı almak” mı yoksa Halk Cephesi hükümeti ile işbirliği yapmak mı tartışması Ağustos 1936’nın sonlarındaki anarko-sendikalist sendikalar Katalonya bölge toplantısında yeniden alevlendi. Juan Garcia Oliver burada yeniden bölge hükümetinin dağıtılması ve onun yerine politik partilerin temsil edilmeyecekleri işçi konseylerinin geçirilmesi fikrini ısrarla savundu. Sendikaların gelip kapılarına dayanan kaskatı bir durumdu, hükümet ile işbirliği mi, yoksa iktidarı almak mı? Bu tartışmayı inceleyen CNT tarihçilerinden biri durumu şöyle betimliyor: “eski apolitik geleneğe, ‘acracista’ (anti-iktidar) düşüncelere bir geri dönüş olduğuna şüphe yok. Bu geleneğin önermeleri yaşanan olaylar tarafından ezilip geçilmiş, boğulmuş olsa da, kimileri bunları ısrarla savunmaktaydı…” (A. Skirda, Facing the Enemy[13], s.157). Peki savunma konseyi önerisinin, Bolşeviklerin Ekim 1917’de Rusya’da devlet iktidarına el komalarından farkı nedir? Rusya’da politik parti liderleri, kitlesel işyeri örgütlerine karşı doğrudan sorumlu olmayan bir hükümet kabinesini yönetmekteydiler. Yönetimleri altında yukarıdan aşağıya hiyerarşik bir şekilde işleyen, sadece üstlerine karşı sorumlu olan bir ordu ve politik polis (Cheka) bulunmaktaydı. Pek çok sanayi işletmesini yönetmesi için kendi yöneticilerini atadılar. Öte yandan İspanya’daki Savunma Konseyi önerisi kitlesel işçi örgütlerine ve onların temsilci kurullarına karşı sorumlu olan bir organ yaratmayı hedeflemekteydi. Onun silahlı gücü sendikalar tarafından ve onlar için yaratılmış olan seçilmiş komite ve kurullar tarafından yönetilen özyönetimli bir işçi milisi olacak idi. Sanayi işletmeleri sendikalar tarafından ele geçirilmişti ve işçilerin kendilerinin yaratmış oldukları örgütler aracılığıyla özyönetimle idare edilmekteydiler. Ve hiçbir zaman Savunma Konseyi’nin ekonomiyi idare edeceği önerilmemişti. Sonuçta sendika toplantısında temmuz ayında alınmış olan hükümeti devirmeme kararı CNT tarafından yeniden kabul edildi. 1936 yazındaki ulusal CNT konferansında, Katalonya’daki CNT hükümetle işbirliği yolunu sürdürürken, ulusal CNT İspanya’daki bölgesel hükümetler yerine bölgesel Savunma Konseyleri kurma düşüncesini kabul etti ve Halk Cephesi hükümetini CNT ve UGT temsilcilerinden oluşan bir Ulusal Savunma Konseyi ile değiştirmeyi önerdi. Anti-otoriter ilkeler ile tutarlı olması için Savunma Konseyi, yerel temsilcilerin tabanda yapılan kongrelerine karşı doğrudan sorumlu ve hesap verebilir olacaktı. UGT’nin başkanı Largo Caballero bu öneri reddetti. Buna rağmen CNT kırsal Aragon bölgesinde bir bölgesel Savunma Konseyi kurdu. Ancak CNT devrimin en güçlü olduğu Katalonya’da bölgesel bir işçi konseyi kurmayarak, pazarlık gücünü önemli ölçüde azaltmış oldu. Eğer Katalonya’daki hükümeti devirmiş olsalardı, bu durum sosyalist UGT üzerinde tüm İspanya’da benzer bir strateji izlemek yönünde muazzam bir baskı oluşturacaktı. Buna kanıt olarak Şubat 1937’de Stalinistlerin iktidarı ele geçirme hamlelerine karşı Caballero’nun CNT-UGT Ulusal Savunma Konseyi fikrini uygulamaya yaklaşmış olması verilebilir. Daha sonra İç Savaş döneminde, Durriti’nin Dostları grubu bir Ulusal Savunma Konseyi çağrısını yeniden canlandırdılar. WSM Durriti’nin Dostları’nın savunduğu şeyi, daha önce öne sürülenlerden bütünüyle farklı, “geçmişin hatalarından öğrenilen” bir şeymiş gibi gösteriyor. Ancak göstermeye çalıştığım gibi Durriti’nin Doslarının çağrısı orijinal sendikalist ilke ve hedeflerine geri dönmeye yönelik bir çağrı idi. Juan Garcia-Oliver ve Bajo Llobregat’ın CNT’sinin Temmuz 1936’da öne sürmüş olduğu perspektifi yeniden canlandırmaktaydılar. MacSimoin geçmişin hatalarından dersler çıkarmamız gerektiğini söylerken elbette ki haklıdır. Geleneksel anarşizm ve sendikalizm bize tam olarak rehberlik edebilecek nitelikte değildir; aşmamız gereken sınırlar içermektedirler. Katalonya’nın emekçi sınıfının kitle örgütleri tarafından iktidarın alınmasının bir diktatörlük kuracağı fikri buna bir örnektir. Ancak sendikalizmden öğrenmemiz gereken şey onun özünü oluşturan, işçi sınıfının bu toplumun içinde kendi gücünü, iktidarını geliştirmek ve toplumun kontrolü konusunda patronlara meydan okuyabilmek için kendi özyönetimli kitle örgütlerini geliştirmek zorunda olduğu öngörüsüdür. Kitlelerin doğrudan yetkilendirildikleri, kontrolü doğrudan ele aldıkları bir toplum kurmak için, bu özyönetim süreci kapitalizm içindeki mücadelelerde ortaya çıkmalı, başlatılmalı ve bu mücadelelerdeki yeri sağlamlaştırılmalıdır. Sınıfsız bir toplum sadece emekçi insanların doğrudan kendi emekleri sonucunda oluşturulabilir ve bunun için gerekli olan emekçilerin kendi özyönetimli hareketlerini geliştirmeleridir. V. Sonuç WSM ile anti-otoriter militanların “işçi sınıfı içindeki tartışmalarda galip gelebilmek” için kitle örgütlerinden ayrıca örgütlenmelerinin zorunlu olduğu konusunda hemfikiriz. WSA’nın kendisi böyle bir politik örgüttür. Sendikaların toplumsal değişim için tek başlarına yeterli olduğunu savunan kimi sendikalistlerle hemfikir değiliz. Öte yandan WSM “fikirlerin” önemini gereğinden fazla vurgulayarak, kolektif eylemin, dayanışmanın yaygınlaştırılmasının ve özörgütlenmenin işçi sınıfı bilincinin oluşumundaki önemlerini küçümsemektedir. WSM ile MacSimoin’un tanımladığı biçimiyle “apolitiklik”i reddetmek konusunda anlaşsak da, sendikalizmin bu anlamıyla “apolitik” olmak zorunda olmadığını düşünüyoruz. İkincisi, WSM ile CNT’nin Katalonya’daki hükümeti, bunu yapabilme olanağı varken, devirmeme hatasının devrimin yenilgiye uğramasındaki temel bir etken olduğu konusunda anlaşıyorum. Ancak bu hatanın sendikalizmin özünden kaynaklandığı fikrinde değilim. Bu hatanın kaynağını geleneksel anarşizmin politik iktidara ilişkin kafa karışıklığından aldığını söylemek daha doğru olacaktır. Katalonya CNT’sinin hükümeti devirmeme hatasının kökünde kısmen kimi “iktidar-karşıtı” entelektüel anarşistlerin etkisi olduğu kadar hazırlıksızlık da vardır, iki ay önceki Zaragosa Kongresi’nde sendikaları birleştirmek için bölgesel Savunma Konseyleri kurulması ihtiyacını göremediler ve buna uygun hazırlık yapmadılar. İspanya hareketinde iktidarı almanın öneminin farkında olan sendikalistler bulunmaktaydı. Üçüncüsü, her ne kadar sendika bürokrasisi kolektifi eylemin önüne geçtiği için sınıf bilincinin gelişmesinde şu ana kadar bir engel işlevi görmüş olsa da, sendikalizm bilincin gelişmemesindeki tek faktörün bu olmadığını savunur. Bir başka faktör de Amerikan işi hareketinin sektörcü yaklaşımıdır – her sendikanın dar bir şekilde kendi çalışma koşulları ile ilgilenme ve işçi sınıfını genel olarak etkileyen toplumsal meselelerle uğraşmak için daha geniş bir ittifak ve program arayışı içinde olmama eğilimi. Ayrıca başka bir faktör ırkçılıktır. Kapitalizm karşıtı görünür bir politik kültürün – alternatif düşüncelerin- yokluğu da açıklamanın bir parçasını oluşturmaktadır. Dördüncüsü, WSM ile “işçileri kapitalizme bağlayan” fikirlerin sorunun önemli bir parçasını oluşturduğu konusunda ortak düşünüyoruz, ancak işçilerin neden “kendilerini kapitalizme bağlayan” düşüncelere sahip oldukları sorusu cevaplanması gereken bir sorudur. MacSimoin bu olguya uygun bir açıklama getirmemekte.
Notlar: İngilizce Orijinali: |
Front pageExigimos la presentación con vida de David Venegas Reyes Irã: prenúncio de mais uma invasão imperialista. Perú: Ollanta Humala y el gobierno nacionalista الأناركيون و الإشتراكيون الثوريون في مصر Which way forward for the 99%? A 10 años del levantamiento de diciembre de 2001 Los libertarios vuelven a la Federación de Estudiantes de la Universidad de Chile (FECH) Un paso adelante, ¿dos atrás? Balance político del 2011 en Colombia بيان تضامن التحرريين الأممين مع نضال شعب م Iran-Israel: non aux menaces de guerre de l’Etat israélien Να προχωρήσουμε ένα βήμα πιο πέρα Semana de Lucha (14-18 Nov) contra el Pacto Social y por la Huelga General A un año de la muerte de Georges Fontenis The Egyptian military council promotes sectarian strife and massacres protestors Build on the Anarchist and Revolutionary Potentialities of the Occupy Wall Street Movement. Intimidación Policial y Detención de 24 Compañeros en Oaxaca de Magón, México نداء من اجل ملتقى أممي في تونس 6 settembre, sciopero generale di lotta e indignazione Sobre el encuentro de Barrancabermeja: un paso adelante para el movimiento popular colombiano London burns - causes & consequences of the riots - an anarchist perspective Los libertarios y las Bases para un Acuerdo Social por la Educación Chilena Latest NewsUluslararası | Workplace struggles | tk Tue 14 Feb, 01:52 Sorry, no stories matched your search, maybe try again with different settings. Opinion and Analysis
Press ReleasesSorry, no press releases matched your search, maybe try again with different settings. |